Son on yıl ve ilk adımlar

Bu yazıyı yazmaya başlamadan epeyce bir zorlandım, dürüst mü olmalıydım, iyimser mi; hissettiğim gibi mi aktarmalıydım yoksa siz okuyucuların beklentilerini, olumlu mesaj almalarını mı hesaba katmalıydım? Gerçi hepsi de birbirine yakın, benzer sonuç veriyor ama yine de sorumluluk ağır, yaşamın geçen on yılını değerlendirecektim penceremden görünen şekli ile. Çalıştığımız konularda son on yılda neler oldu, ufukta neler görünüyor? İnsanların ekolojik yaşam, ekolojik mimari, beslenme kavramları, ekolojik alışveriş, tüketim alışkanlıkları nasıl değişti, değişiyor, nereye doğru gidiyor dünya yaşamı?

Bu tarz değerlendirmelerde ne kadar rakamsal veriler kulanılır, ne kadar tarafsız davranılırsa davranılsın sonuçta ortaya çıkan ifadeler yazarın, yazarların birikimini, inancını ve öngörülerini, bakış açısını içerir büyük oranda. Benim yazım da öyle olacak. Her ne kadar emek verdiğim kurum olan Buğday ile kısıtlı kalmayacaksa da inancım belirleyici olacak özellikle gelecek vizyonu ile ilgili.

Şöyle başlayacağım mesela yazıma: Son on yılda bir çok insan birey olarak tek tek inançları ile yaşamak konusunda gittikçe daha zorlaşan bir sosyal yapı içinde buldu kendini. “Bilinmeyen”in yok sayıldığı, bilmediğini batıl kabul ederek ancak beş duyu ile algılananı var sayan ve bu varlık üzerinden çıkar sağlamaya odaklanmış bir yapıya büründük. Dini, görünmeyip, bilimsel (bilim de beş duyu ve onun ürettikleri üzerinden yapıyor hesabını) olarak kanıtlanmayanı yok saydık. Hatta kısa vadeli beş duyu çıkarlarını artırmak için çok somut gerçekleri bile yok saydık, ön plana çıkarmadık.

Örnek mi istiyorsunuz? Son on yılda insan sağlığında tedavi amaçlı kullanılan ilaçların çeşitleri, miktarları, geliştirmeye, üretmeye ve tüketmeye harcanan ekonomik kaynak insan nüfusundan çok daha büyük bir hızla arttı. Bunun için rakamlara ihtiyaç yok, bilinen bir gerçek. Peki ya hastalık sayısı, hasta sayısı, hastalıkların menfi sonuçlarının artışı? O da paralel. Hatta şu anda toplu olarak iklim değişikliğinden dolayı milyonlarca insan, topluluklar içme susuz, gıdasız kalma tehdidi ile burun buruna. Ve üretilen hiç bir ilaç toplumun bireylerinde bunun farkındalığını artırmıyor ya da bu tehditi ortadan kaldırmaya yönelik tıbbın ya da başka bir bilim dalının somut çabaları yok.

Ya da sivil toplum kuruluşlarına bakalım mesela Buğday Derneği’ne, son on yılda aktif olmuş, güçlenmiş, büyümüş ve daha çok insan tarafından tanınan bu yapıyı ele alalım.
Vizyonu net, şeffaf, demokratik, somut sonuçları olan işler yapıyor, sonuçlarının yayımını koşulsuz olarak yapıyor. Vizyonu, toplumda olumlu yaşam örnekleri, döngülerini desteklemek, oluşturmak ve bunların arasındaki verimli iletişimi desteklemek. Bu yöndeki çabalarına örnek olarak bu yıl Buğday’ın uzun yıllar süren çabalar sonucunda  kurduğu %100 Ekolojik Halk Pazarını alabiliriz. Bu Pazaryeri büyük bir gelişme gibi görünüyor son on yıl içinde, daha önce imkanı olmayan yüzlerce üretici belki burada ürettiği ekolojik ürünleri satıyor, binlerce tüketici de ekolojik besleniyor buradan aldıklarıyla her hafta. Tabi ki bu sonucu küçümseyemeyiz ama diğer taraftan büyük resme baktığımızda son on yılda Türkiye’de ve dünyada sağlıksız gıda ürünlerinin sayısı, satış noktaları, tüketim miktarları ekonomiden dahi daha büyük bir hızla büyüdü. Bu gıdalara bağlı bir çok fiziksel, ruhsal hastalık sardı toplumları.

Bu iki örneği okudunuz ve hala yazımı okumaya devam ediyorsanız bu noktada söylemeliyim ki bana bunlar çok olumsuz sonuçlar gibi gelmiyor. Canımı, canımızı acıtsa bile şu anki süreçte, insan yaşamının başında ve sonunda olduğu gibi bir kıyamet döngüsünü hatırlatıyor bir şekilde geri gidilmeyen, yaygın bir çürümenin içinde yeni
tohumların filizlendiği. İnanç demiştim ya, işte bu noktada doğaya bakıyorum, her yaşamsal döngü bir doğum sancısı, bir kabuğun çatlaması ile başlıyor, can’ın bedeni terki ile son buluyor. Her canın gelişi gidişi bir küçük kıyamet gibi bir anlamda.

Dünyanın gidişine şu anda sadece insan yaşamının görünen kısmına bakarak bir değerlendirme yapacak olsak karamsarlığa, kızgınlık hatta nefrete düşebiliriz, pasif ya da zarar verici hale gelebiliriz bir çok kişinin zaman zaman düştüğü durum gibi. Çünkü neredeyse insanın geniş çerçevede yaptığı hiç bir olumlu uygulama yok. Enerji olayına
bakarsak son on yılda tüketim ve kirli kaynakların sayısı hızla arttı, temiz enerji kaynaklarını bedelini (bu bedel yeterli politika üretememek dahi olsa) birçok ülke, bölge ödeyemiyor ve bu arada ekonomik büyüme ve gelişme hala enerji tüketim miktarı ile ölçülüyor; ülkede yaşayan sağlıklı bireyler, aileler, gerçek mutluluk, sürdürülebilir üretkenlik, yaşam kalitesi üzerinden değil.

Büyük ticari şirketler karar verme süreçlerinin “demokratik” işlemesini mümkün kılmayacak boyutta. Bir şirket kar amacı ile kuruluyorsa bir süre sonra karı artırmak için araçlar değişebiliyor, hepimiz birer araç haline gelebiliyoruz ve buna karşı özgürleşme gücü bir çoğumuzda bastırılmış durumda, karşı bile koysak bir tarafımızla, inanmıyorsak yaşamın gücüne ve zamanı geldiğinde tümüyle dönüşeceğine, kendi kıyametini yaşayacağına umutsuz ve çaresiz hissettiğimizden etkisiz de oluyoruz bir yandan.

Hastalık, hastalıklı düşünceler hep bir dönüşümün araçları bence, son on yılda bu araçları daha fazla kullanır olduk, gittikçe neredeyse olumlu diyebileceğimiz davranışların özel bir meziyet haline gelmesi ortak kabul gören bir gerçek haline geldi.

Son on yıl ve gelecek yıllar, aylar, günler, sürprizler ile dolu oldu, olacak. Toplum yaşamında çürüme büyük, küçülmeyecek gibi görünüyor ve beraberinde filizlenme çok etkili. Bütün toplumu, tüm ekonomiyi, tüm ülkeyi, ülkeleri düze çıkaracak formüller işlemiyor ama filizlenen bir çok küçük tohum, bir çok kıpırdanma ve gerçek değer umut veriyor çok güçlü bir şekilde.

Son on yıl… Tarıma bakacak olursak dünyada çok daha büyük alanlar çok daha değişik ilaçlar ile gübreler ile işlenmeye, bir çok bölgedeki çiftçi işi bırakmaya, fakirleşmeye devam etti büyük bir hızla. Tarımda ekonomisi büyük ülkeler el emeği yoğun, yerel tohumlardan doğal koşullarda üretilmiş sağlıklı gıdaları talep etse dahi bunları üretenlerin yaşam alanları ve imkanları hızla azaldı, azalmaya devam ediyor. Hatta bu tarz üretimleri kendisi için yapan toplumların bu yetenekleri ekonomik kalkınma adı altında yok edildi, ediliyor. Bunları gelişmiş ülkeler, vahşi batı ülkeleri yapmadı sadece, biz gücümüz yettiğince katıldık, katılmaya devam ediyoruz.

Tam bu yok oluşun içinde ise birileri sorumluluk duymaya, hiç bir kısa vadeli çıkar tanımlamadan sağlıklı tohumlar serpmeye, yaşamı kendi kuralları içinde algılamaya ve ona göre yaşama çabasına devam etti, ediyor. Kısa vadeli kar sağlamadığı için bu kişiler ve bu doğadaki kurumlar toplumun desteğini ancak dünyevi kısa vadeli çıkar tanımladığında alıyor. Bir dernek doğada doğru üretimi yapanları desteklediği, hatta kişilere daha önce uzun süre bulunmayan sağlıklı, lezzetli, adil el değiştirmiş gıdaları ihtiyaç sahipleri ile buluşturduğu halde o kişilerin çoğundan var oluşu ile ilgili destek almıyor. Yani aynen doğa ile olan ilişkimizde geldiğimiz noktadaki gibi bizi yaşatan köklerimize, toprağımıza, yaşam öğelerine nerdeyse bir kere kullanmalık kaynak gibi bakıyoruz. Hepsi  bu mu? Hayır, pazardan, her iyi niyetli alandan, olaydan filizlenen tohumlar var bir sürü, küçük, bir çoğumuzun görmeyeceği boyutlarda hatta ama potansiyelleri büyük, her tohum sonsuz bir hayatın kapısı hatta.

Ben bunları yazarken yedi yaşındaki oğlum Ali beş yaşındaki arkadaşı Ada’ya “hepimizin ölmesi gerek, hepimiz gitmeden yeni bir yaşam başlamayacak” dedi, ilginç bir rastlantı oldu. Evde de hiç bu tarz konuşmalar geçmez genelde ulu orta. Kendi yaşam süremiz ile dünyanın yaşayan bir organizma olarak yaşam süresi arasındaki bağlantıyı kurarken görünmeyeni de hesaba kattığımızda son on yılda çok büyük gelişmeler olduğunu söyleyebilir miyiz acaba?

İçinde bulunduğumuz zamandaki yumuşak, kaypak, kötünün iyisi çözümler değil elbette  bu gelişmelerden bizi düze çıkartacak ya da umut kapısı olarak tanımladıklarımız. Örneğin ekolojik tarımın adil takas, yereli destekleme, uzun vade öngörüsü ve doğal döngülerin hesaba katılması yapılmadan uygulandığı örnekleri görüyoruz, ya da sürdürülebilir tarım gibi biraz daha az kötü, daha az kimyasal, vs gibi yumuşatılmış metodlar sadece kendimizi, birbirimizi kandırmaya yönelik tanımlamalardır aslında. Aslında bir uygulama ya iyidir, doğrudur ya da (az veya çok) yanlış.

Bugün insanlığın bir takım teknolojileri geliştirmesi ile ayın yaşamımız üzerindeki etkisi değişmiyor, mevsimler kontrolümüze girmiyor, doğa belli noktalarda doğal afet adını verdiğimiz cevapları ile bize tepkisini veriyor. Bir eylemin doğruluğunu, yanlışlığını, gelecek üzerindeki etkisini hesaptan çok niyetimiz ile belirleyebiliriz, değiştirebiliriz. Çünkü hesap bir sonraki adımda tersine dönebilir, niyet kuvvetli ise her değişime, ihtiyaca göre yönlendirir bizi tam anlamasak, bilmesek de. Düzenin tamamını yaratanın gücüne, birliğine inandığımdan kendimi bu birlikte görmem kolaylaşıyor, meleklere inandığımdan bizim dışımızda da varlıklar ve etkileri olacağı konusunda kalbimde kapıları açılmış oluyor, evrensel bilginin mevcudiyetine ve belli noktalarda karşımıza çıkışına inandığımdan her an mucize ile karşılaşmaya açmış oluyorum kendimi, kıyamete inandığımdan dönüşümün gücüne ve kesinliğine, sonunda doğru dışında bir şey olmadığını fark ediyorum.

İşin ilginci son on yılın yorumuna eklediğim bu kişisel paylaşımı son günlere bir çok bilim adamı ile kısmen ya da çerçeve olarak konuşuyor ve ilginç destekleyici tepkiler alıyorum. Belki de son on yılın, son dönemin bir diğer ilginç gelişmesi de dünya halklarının inanç ve bilimsellik, insan yapısı gerçeklik arasındaki gidiş gelişlerine rağmen bu iki tarafın ucunda yer alan kişilerin, görüşlerin birbirine yakınlaşması, hatta buluşması bir çok noktada. Bilinmeyen ve bilinenin “keşfetme” ötesinde bir motivasyon ile anın gerçeğini, doğrusunu belirleyici olması yani.