Atölye- Victor’u Victor yapan zamandan başlayalım, nasıl bir çocukluk geçirdin?

Victor – Doğumumdan önceki küçük birşey aslında aileyi yönlendiren. Annemin karnındayken ben, rahim kanseri de benimle yaşıyormuş dolayısıyla hızlı bir karar vermeleri gerekmiş. Babam bir tıp insanı, alternatif tıbbı da bilimsel olarak araştıran bir tıp insanı. Klasik yöntem beni ve uru ameliyat etmek istemiş. Annemle babam da bunu reddetmiş ve alternatif yolları araştırmışlar. Beslenmeyi, nefes alma tekniklerini araştırmışlar. Doğal beslenerek, egzersizlerle, doğal tedavi yöntemlerinin uygulandığı İsviçreli bir doktorun kliniğini bulmuşlar ve annem buraya yerleşmiş, babam da desteklemiş ve 1971 yılında hiç sorunsuz bir doğumla ben dünyaya gelmişim. Şu anda üzerinden 35 yıl geçti, anne tarafımdaki her kadın -teyzem ve anneannem de dahil olmak üzere- kanserden öldü. Annem sağlıklı ve kanseri tamamen yenmiş bir şekilde hayatta.
Annemle babamın kısa dönemde ulaştıkları bu başarı yaşamlarını değiştirmelerine, yaşamlarını sadeleştirme yol haritası çizmelerine vesile olmuş. Bu olay öncesinde hiç bu bilinçte yaşamayan insanlarken, artık sade ve olabildiğince doğal bir hayata yönelmişler.
Bakmışlar ki sadeleşme sadece yeme ve egzersizle ilgili değil, günlük yaşamsal aktivitelerin hepsiyle ilgili. Adım adım daha inandıkları yolda sadeleşerek yürümeye başlamışlar. Benim ilk 5-6 yılım Almanya’da geçti. Bu sırada ailem o zamanlar çok küçük bir köy olan Yalıkavak köyünden bir küçük arsa, 2 yeldeğirmeni ve 1 zeytinlik
aldılar ve biz hep beraber buraya göçerek oradaki bir köylünün yaşam standardına
geçtik. Tek odalı bir evdi, kuyumuzdan su çekiyorduk, ateşte yemek pişiriyor, külleriyle bulaşık ve çamaşır yıkıyorduk. Yediğimiz içtiğimiz bahçeden veya konu komşudan geldi. Elektriğin olmadığı, sobayla ısındığımız, gaz yağı ile aydınlandığımız, toprak tencereler kullandığımız ve bunları bir zenginlik olarak yaşadığımız bir evdi. Bu annemler için büyük bir değişiklik benim içinse yaşamın kendisiydi. Ege aksanıyla Türkçe konuşuyordum, bütün zamanımı dağda taşta geçiriyordum. Yabani otlar toplayarak, değirmende un eleyerek, ritüellerle… Etrafımdakiler Değirmenci Bayram Efendi, Makbule Yenge, benim gerçek ailem oldular. Bu değişiklikler anemle babama fazla geldi herhaldeki ben 13 yaşındayken ayrıldılar ve babam Şili’ye -kendi memleketine- döndü; annem de Yalıkavak değiştiği için Yalıkavak’tan ayrıldı ve böylece benim çalışma hayatım başladı.

A- Neler yaptın?

V- Doğumdaki mucizeden dolayı belki de ailenin fazla güvendiği çocuk oldum ve şimdi çok faydasını görüyorum. Tüm ortaokul ve liseyi çalışarak geçirdim. Önce miçoluk yaptım. Biraz ağır geldi. 2-3 sene bir çiçekçide bahçıvanlık ve sera bakımı yaptım. Sonra bir otelde komi ve resepsiyonist olarak çalıştım. Son işim olarak da turist rehberliği yaptım. O yıl bir üniversitede okumayı denedim ama vazgeçtim. Bir lisan bölümüne gittim ama diğer bölümlere de baktım. Matematiği hep çok sevdim. Okulun benim istediğim yönlerde kapı açmadığını gördüm ve vazgeçtim. Hemen arkasından bir yıllık bir seyahat yaptım. Önce Şili’ye babama gittim, sonra da Avrupa’da bir sürü ülkeye. Çocukluğumdan gelen bir sürü de yeteneğim vardı, aşçılık gibi. Bu dolaşmalarımı aşçılık yaparak karşıladım. Ailemle 13 yaşımda beri hiçbir param ilişkim olmadı. Bu seyahatte komünler gördüm, alternatif komünler, doğayla barışık yaşayan insanlar… Ruhani ve ekolojik temelli gruplarla tanıştım.

A- Dönünce?

V- Dönüşte üniversite hiç çekmedi, rehberlik, otel hiç çekmedi. Ben tamamen para kazanıp, amacımı parayla gerçekleştirmek değil, amacımı gerçekleştirerek yaşamak istediğimi farkettim. Ama yeni bir adım atmak için bir köylü çocuğunun kompleksleri vardı. Tabi ki zor bir hayattı benimki. Babamın uzak oluşu, ve çok severken uzak oluşu çok zordu. Çok az bir param vardı- rehberlikten kazandığım. Halı satışından komisyon almayı reddettiğim için oradan bir param olmamıştı -bunu şunun için söylüyorum, bir etik altyapım hep vardı. Babamdan almıştım ve bu benim için hiç değişmez birşey olarak hep durdu. Bu duruş beni hep de yalnızlaştırdı. Başkaları tarafından farklı, ilginç biri olarak algılandım. Biraz avantaj biraz da yalnızlık getirdi.
Başlangıç olarak Bodrum pazarında bir tezgahtan başladım. Nereden toplandığını bildiğim kuru incirler, adaçayı, kekik ve tam pirinç satarak. Bunlar pazarda hiç yoktu. Eski kocaman bir motorsikletim vardı, bunun arkasına yükledim ve gittim pazara. Pazarcılar beni pazara almadılar. Bu benim için çok önemli bir şey oldu. Çünkü o gün devam etmeye karar verdim. Çok çaba harcadım ve sonunda pazarcılarla ahbap oldum.
Sonrasında bir tanesiyle çok ahbap oldum. İngilizce bildiğimi de farkedince beni yanına aldı. Bal satıyorduk. Ben 19 yaşındaydım. Bir süre onunla devam ettim ve o tezgah Buğday’ın doğduğu yer oldu.

A- Neler oldu o tezgahta ve sonrasında?

V- O tezgahta pek çok insanla tanışma şansım oldu. Ve yaşamın içinde tüketmek ve üretmek ve yaşam içinde doğru davranmak üzerine konuşmalar yaptık orada. Hem pazarcıları tanıdım, onların arasındaki mafyalaşmayı, dayanışmayı, dürüstlüğü ve aynı
zamanda tüketicileri tanıdım. Daha bir yıl olmadan otelinde çalıştığım birisi bu
çabamı görüp bana Bodrum’un içinde açtığı dükkanını önerdi. Böylece Bodrum’da
ilk ekolojik beslenme dükkanını açmış oldum. İsmi Başak’tı. Burası bir buluşma
noktası haline geldi. Ticari olarak o günden bugüne herşey ekside oldu. Şu anda
Buğday’ın 200.000 TL borcu var. Bunu gururla söylüyorum çünkü iyi bir iş için maddi başarılara gerek yok. Başak’ta bir sürü borcum varken beni seven bir banka müdürü bana geri ödeyemeyeceğim krediler verdi. Ve Başak birgün şöyle bir çağrı yaptı: “Başak’tan bir tohum düştü ve bir Buğday filizlendi…” Ve böylece Buğday’ın temeli olan Buğday Restaurant ve Kültür Merkezi açıldı. Buğday sivil bir hareket olarak böyle başladı. Burası 2 katlı, eski bir Rum binasıydı. Üst katında kütüphane vardı, kurslar yapılıyordu. 10-12 kişinin çalıştığı bir işletme oldu. Orada ekolojil yaşam kültürü vardı. Çok özel, kültürler arası bir  yerdi. Pek çok farklı mutfaktan değişik yemekler yapılıyordu. Ortak olan şey bütüncül yaşam bakışıydı. Yemek yemeğe gelen bir kişiyi ben oradan alıp Bodrum çöplüğünü gezdirmeye götürüyordum, köylere götürüp köylülerle tanıştırıyordum. Burada benim yeldeğirmeni umudumu yeniden canlandı. 13 yaşımdan sonra benim için hep olumsuzluğa doğru giden, kaybettiğim bir dönemin ardından umudumu güçlendiren bir yer oldu burası.

A- Sonra Buğday’ın devamı nasıl geldi?

V- El yazısı çıkan Buğday bülteni dergiye dönüştü, yemekler kurslara dönüştü. İnsanların kaybettiklerinin farkında olmadığı için bedel ödemek istemediklerini gördüm. Hep alarak vermek istiyorlardı. Bunun karşısında kurumsallaşarak güçlenmek gerektiğini farkettik. Asıl sorunun şehirde olduğunu görünce İstanbul’da Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin çatısı altında Nuh’un Ambarı’nı kurduk. Burası da ekolojik ürünler
satan bir dükkandı. Ve Buğday’da Bodrum’da devam ediyordu, yayınlar sürüyor,
toplantılar yapılıyordu. 1999 yılında Türkiye’nin ilk ekolojik Pazar kongresini yaptı. Bakanlığı ve tüm tarafları içine soktu. Bir sürü ilkler yaptı. Buğday’ın içinden insanlar örgütlenme ve kendi vizyonu ile kurumsallaşma ihtiyacı hissetti ve böylelikle 2002 yılında dernek kuruldu. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği aynı şekilde çalışmaya devam etti ve ediyor..

A- Pek çok güzel iş yapılıyor bu dernekte. Bize kısaca anlatır mısın derneği, misyonunu, neler yaptığını?

V- Misyonumuz varolan iyi örneklere destek olmak, iyi örnekler oluşturmak, iletişimi, bilgi ve tecrübe akışını sağlamak, üretim tüketim gibi tüm insan davranışlarında… Anadolu’daki iyi örnekleri keşfediyoruz, değer veriyoruz, destekliyoruz. Bunlara örnek olarak TaTuTa Projesini yazabilirsin. Türkiye’de ekolojik çiftlik ziyaretlerini başlattığımız, hem kırsaldaki çiftçiler için bir kaynak ve destek yaratan, hem de şehirde yaşayanların ekolojik çiftlik yaşamını deneyimlemesine olanak yaratan, bilgi akışını sağlayan bir proje. Gene bir yıldan beri her Cumartesi Feriköy’de kurulan, ekolojik ürünü Türk halkı için ulaşılabilir kılan, iç pazardaki fiyatları düşüren %100 Ekolojik Halk Pazarı bir başka proje. Dernekte bütün taraflar birarada çalışarak politikalar oluşturuyor. Soruna karşı değil çözüm için birlikte çalışıyor..

A- Çocuk ve Doğa konusuna girecek olursak, sence çocuklar doğadan nasıl öğrenebilir? Neden önemlidir doğanın bir parçası olabilmek?

V- Benim çocukluğumdan yola çıkarak çocukların yaşayarak öğrendiğini biliyorum. Doğa da kendini deneyimleterek öğreten bir bütün. Çocuklara öğretmekten çok iletişim kurmalarına izin vermek, imkan yaratmak çok önemli ve döngüleri baştan sona izlemelerini sağlamak. Çocuklar küçükken doğumu, ölümü ve arasını çok kolay alglılar. Tohumun taş gibi kupkuru durduğu anı, ilk kıpırdanmaya başladığı anı, ilk yaprağının çıkışını, bitki, çiçek, tohum verdiği zamanı ve öldüğü döngüyü görmeli. Bunu resimlerle değil, kokusunu alarak, dokunarak, 3 boyutlu görmeli. Doğa bir sergi alanı olarak değil, yaşamın kendisi olarak tanıtılmalı. Doğadan uzak olan her türlü bağımlılık, çaresizlik çocuklara hissetirilmeli. Bilgisayardaki oyunu oynarken bilgisayarın mucizevi bir varlık olduğunu yaşamamalılıar. Kablolarla nerelere bağlı olduğunu, nasıl çalıştığını öğrenmeliler. Onların kararlarına saygı duyuyorsak, karar verebilmek için gerekli altyapısının olabilmesi gerekir.

Dolayısıyla doğadaki döngüler gibi bizim yarattığımız döngülerin de bütününü görmesi ve hissetmesi gerekir. Bu acıklı bir soru çünkü ekonomik olarak gelişmişliğin malesef en büyük göstergesi doğadan kopuk yaşayan çocuklar. Onlara paranın gücünü en büyük güç olarak algılamayıp doğanın en büyük güç olduğunu ve doğaya bağımlı olduğumuzu anlatmalıyız. Doğanın bir birlik içinde olduğunu hissettirmek çok önemli. Hayvanları tek tek tanıması değil, o hayvanın bütün içindeki bağları ve ilişkileri gösterilmeli. Hepsinin aynı yaşam olduğu bir doğa tanışıklığı..

A- Buğday’ın çocuklara yönelik eğitimleri var mı?

V- Buğday çocukları da büyükler gibi yaşamın içinde eğitmek istiyor. Eğitimin sahasını işlenen bir bahçe veya ekolojik halk pazarı veya bir çiftlik olarak düşünüyor. Uygulamaların, doğru pratiklerin yapıldığı alanları seviyor. Teoriye ve yapay bir bilgi yığılmasına gerek yok. Çevresine baktığında gördüğü şeylerden öğrenmeli. Çocuk bizim dürüstlüğümüzü çok daha fazla hissediyor. Buğday’da hep çok çocuk oldu ama özellikle çocuklara yönelik birşey yapmamıştı. Ama ilk defa bu sene çocuklara yönelik SOBE projesi başladı. Sebzem Organik Bahçem Ekolojik! Bu projede çeşitli yaş grubundaki çocuklara keyifle deneyimleyebilecekleri tecrübeleri edinmelerini hedefliyoruz. Sizin okulla yaptığımız %100 Ekolojik pazardaki etkinlik bizim sürdürmek isteyeceğimiz çok güzel bir pratik örneğiydi. TaTuTa Çiftliğinde bir kamp bunun içerisinde yer alabilir. İşbirliği içerisindeki okullarla, ailelerin katkılarıyla büyümek istiyoruz, ekip oluşturmak istiyoruz.

A- Son olarak da senin çocuğunla olan ilişkini soracağım. Ali şehirde yaşayan pek çok çocuktan daha şanslı olarak daha doğaya dönük bir hayat yaşıyor. Neler yapıyorsunuz beraber?

V- Ali 7 yaşında ve onu çok çok seviyorum. Bir insanın kendi çocuğu için bunu söylemesi çok da değişik birşey değil tabi ki. Ama benim için Ali’nin pek çok çocuktan bir ayrıcalığı yok. Ali için istediklerimi tüm çocuklar için istiyorum. Dolayısıyla Ali benim
için bir ölçü. Ali için çok zamanımı harcarken misyonumdan uzaklaşmıyorum. Bizlerin sınırlı hayal dünyasında çocukların gerçek hayalleri çok fazla yok. Çocuk çok büyük potansiyel ve umut. Ali ile derinleşen bu duygularımı bütün çocuklara yansıtmak istiyorum. Az ama kıymetli zaman geçiriyoruz beraber. Ali benimle toplantıya, dağa, köye gidiyor. Yapay bir şey yaratmıyoruz. Ali çok yaşamın içinde, ekolojik yaşam hakkında konuşabilen şanslı bir çocuk. Şu anda elimde Ali’nin tuttuğu toplantı notlarım var. Geçen gün benimle bir toplantıya katıldı ve bütün notları o aldı, yarın önümde bu notlarla bir başka toplantıya katılıyor olacağım.

A- Bu keyifli sohbet için çok teşekkürler. Bir de Buğday Derneği’nin iletişim bilgilerini verir misin?

V- Tabi, www.bugday.org