Yemek ibadeti

Ferda Erdinç, 21 Mayıs 2011

Elimi tutsak kılan yazının konusu değil; konuya yaklaşamıyorum ki zaten. Konuya giden yolda ayağımı tökezleten, beynimi kilitleyen, daha ziyade şu soru: Niye yazılıyor ki bu yazı? Victor’un niye bir sitesi olsun ki? Kendisi olsun, sitesi mitesi olmasa da olur (du)… Olsaydı kendisi halen…

Olsaydı şimdi soldaki koltukta oturmuş, ayaklar dertop, müstehzi bir gülümsemeyle bakıyor olurdu. Ya da gözleri parlayarak heyecanla bir şey anlatıyor olurdu. Ya da terastaki sedirde oturur halde uyumuş olurdu. Sofradaysak, önündeki tabak en kutsal hazine, ağzına attığı her lokma eşsiz sihirli bir nimet, bedeni bir ibadet yeri; bütünüyle kendini verdiği edim bir ibadet olurdu. Üzüm yiyorsa her bir tanesi tek tek hayatın kutsandığı öz; etiyle kabuğunun ağzında ayrılması bir nezaket; kabuğu ayrı, çekirdeği ayrı bir nimet; her bir çekirdeği ayrı ayrı çiğnenip, kabuğu emilip tabağın kenarına huşu içinde yavaşca konulurdu. O üzüm salkımı, benim “Kabuğu çok sert, yenilmez bir şey bu” diye ayırıp bir kenara, öksüz ko’duğum üzüm olurdu. O ise bu gıdanın boynu bükük terkedilmişliğine razı gelemez, onu da bedenine sevgiyle buyur eder olurdu.

Ekmeğin kırıntısı da ekmeğin özüne dairdi; sebzenin kabuğu da öyle… Zerresiyle, kabuğuyla, çekirdeğiyle, kırıntısıyla gıdanın her çeşidi onun için bir bütündü ve ziyan edilemezdi. İnsan eli değerek veya değmeden kendiliğinden yetişen her bir yenilebilir otta, sebzede, tahılda, meyvede önce gözüne sonra eline, daha sonra da diline damağına değen her bir şey; toprağın ve doğanın bereketi, çiftçinin emeği ve Tanrı’nın durduğu yerlerin sırrı ona bunlar aracılığıyla ulaşır olurdu… Hayatın, varoluşun, gezegenin kutlanması, kutsanması hem bir oyun hem bir ibadet olurdu.

Toplarken de, pişirirken de, sunarken de, yerken de hep aynı ibadet halinin ifası, ifadesi. Çok sade, çok yalın, çok sevgiyle ve özenle… ve çocuksu bir neşeyle. Hiçbir lokma alelacele geçmemiştir boğazından. Hiçbir aş telaşla konmamıştır tencereye. Hiçbir tencere de ateşe… ve hep gülümsemeyle, şükranla, sevgiyle, merakla ve neşeyle…

Bodrum’da Buğday’da bir sabah kahvaltısı. Sabahın en berrak, sessiz saatlerinde. Sabahın kokusu haşhaş ezmesi ve tane kimyon ve zeytinyağı ve ekmek kokusuyla bütünken. Zaman da yekpare olurdu, gıda da tam. Tastamam hatta. Parçalamadan, eksiltmeden, koparmadan; hep tam, tastamam ve bütünlük içinde. Ağızdaki lokma, çiğneyen diş, yutan ağız ve içinde bulunulan zaman; hepsiyle beraber ve hepsiyle bütün ve hem parça, hem kırıntı, hem kabuk, hem tohum, hem fide, hem ağaç hem meyve hem bütün…. yiyen de yenilen de yetiştiren de yetişen de aynıyken ve birken…

Bereketiyle dolaşırdı Victor. Ansızın belirirdi kapıda. Tam bir Tanrı misafiri. Hay Allah, evde yemek de yok demeye kalmaz, mutfaktaki iki parça gıda bir anda mükellef bir sofraya dönüşürdü. Ve her seferinde, çoklukla sofranın bir parçası olan Gülin’le hayretler içinde kalırdık. Hiçbir şey yok gibiyken evde, birden ne çok gıda peydah olurdu masada. Victor bereketi derdim ben buna. Bir avuç tahıl, iki tutam ot, tek kalmış birkaç sebze. Ona yemek hazırlamak aniden bir ibadet, bir mucize olurdu. O anın hissiyle yaratılan ve tekrarı olmayan gıda eserleri dizilirdi masaya. Yeterdi de artardı bizi doyurmaya. Azı çoğaltan onun içinde, her bir hücresinde ekşi maya gibi sürekli büyüyen ve canlı tutmayı bildiği varoluşa dair sözsüz, tanımsız sırrı, sihriydi. İçinin bildiği, çok iyi bildiği bir şeydi. Şefkati gözünde, duygusu elinde; her baktığını, her dokunduğunu, her damağına değdirdiğini dahil eden, bütünleyen, artıran, şifalandıran, bereketlendiren, onurlandıran bir beden.

Bu yazıyı yazmak durumunda kalmam tarifsiz bir sızı yolu açıyor içimde. İzini sürmek hiç işime gelmiyor doğrusu. Hayatın içi, ta kendisi olmaktan ne zaman ve niye çıktı ki bu çocuk- adam? Daha ilk tanıştığımız sene, 1994 yazında, ilhamı olmuştu yazımın da nesnesi ne zaman oldu? Çok mu lazımdı bu?

Bırakıyorum sızının yolunu; kendi gitsin gideceği yere. Yazının yolu da biraz öyle. Kendi bulsun yolunu… Yolculuk dediğin böyle yol alır; ruh serbest bırakılır önce. Sadece yanına ne alacağını bul, yeter. Kendinle beraber….

Oya bana ilettiğinde bu yazının seçtiğinin ben olduğumu, kendime bu yolculukta ne eşlik eder bana diye sormuş olduğumu ertesi gün fark ediyorum. Cunda Adası’nın tepelerinde Çiğdem’le karabaş otlarını toplarken sapsarı bir ışığın bulutlarla oynaşarak bize eşlik ettiği bir akşamüstü. Kolumuzda bir sepet karabaş otuyla kıyıya indiğimizde günbatımının sükununda, gülümsüyorum sonra. Victor’un anababa kokusu dediği çayın otu değil miydi bu?

Sonra eşyamı toplarken eve dönmek üzere, bir kısmını az önce Çiğdem’e ayırıp bıraktığım, buraya gelirken yanımda küçük bir kavanozda getirdiğim, burada kaldığım günler içinde her sofradan arta kalan ekmek parçası eklendiğinde giderek  koskoca bir kavanozu dolduran ekşi mayama bakıyorum. Bir kısmını da başka bir arkadaşıma vermiştim iki gün önce. Verdikçe çoğalan bir bereketi vardır işte ekşi mayanın. Üstelik bu mayanın başlangıç noktası, Victor’un arkasında bıraktığı minicik bir kapta bana ulaşan ekşi maya. Oya ile Ali’ye gitti ilk; sonra diğerlerine… Benimle birlikte geldi buraya; çoğalarak geri gidiyor yine benimle. Ben mayayı dolaştırıyorum, besliyorum sadece… O gitmek istediği yeri kendi seçiyor; sızının içimde açtığı yol gibi. Ona da eşlik ediyor hem belki böylece.

Burada kaldığım evde, dolapta ardımda bıraktığım, yaptığım yemeklerde kullandığım sebzelerin kabukları, otların saplarıyla kaynattığım iki büyük kavanoz sebze suyu. Biri evin bir buçuk yaşındaki en önemli, en gizemli varlığı yeğenim, diğeri evin iki büyüğü için. Toplanan ot da benim, toplayan el de ben. Kaynattığım aş da benim, kaynatan da ben. Çoğalan maya da benim, çoğaltan da ben. Dağıttığım da ben, dağılan da hem!
Victor’la öğrendiğim en değerli  şey her an, her gittiğim, her olduğum yerde; elimin değdiği her gıda, her ot, her sebzeden tekrar bana gelen, benimle olan, bende kalan, bana eşlik eden; artan, çoğalan, el veren, dağılan, şifa sunan, olduran sihri varoluşun bu işte diyorum kendime. Victor’dan kurtuluş yok bana bu gidişle!!!

Sadece benimle de kalmıyor hadise. 18 yıllık Zencefil’in 17 yılında, yani Victor’un mutfağıyla ilk tanıştığım yıldan bu yana, her aşa kattığımız sebze suyuyla yolu dükkana düşen ne kadar çok insan Victor’la beslendi bunca zaman. Ben kadar O da oldu Zencefil’in mutfağından dağıtılan aşta. Ve hâlâ…