Ekolojik yaşam felsefesinin yılmaz mücadele adamı Victor Ananias

1998 yılının bahar aylarıydı sanırım. Üçüncü sayısını bir kitapçıda görerek aldığım “Buğday Bülteni” adlı dergi, kapağındaki el çizimi basit resme karşılık, bana yine de ilk anda oldukça sevimli gelmişti nedense. Mesleğimle ilgili bir yayın olduğu, isminden de hemen anlaşılıyordu zaten. Dergiyi alıp inceleyince, hemen girişteki “Editör’den” sayfasında, onun el yazısıyla yazdığı ve samimiyetini tüm inandırıcılığıyla gözlere sunan giriş yazısıyla karşılaşmıştım. Diğer sayfalar normal bilgisayar yazısıyla yazılarak basılmıştı ama bu, okurları ilk karşılayan sayfa niye el yazısıyla yazılmıştı acaba? Bir ev ve birkaç ağaçtan oluşan ve basit çizgilerle oluşturulmuş o ilginç kapak resmini de kendisi çizmişti zaten. Sanırım, doğaya ve doğala yakın durma tutarlılığının, ruh dünyasında estirdiği fırtınanın bir dışa vurumuydu, bu resim ve yazılarla okurlara iletmek istediği duygular.
Bir süre sonra onunla yaptığım bir telefon görüşmesinin ardından, ondan gelen ilk sayıları da edinmiş ve bu dergiye abone olmaya karar vermiştim. 15 Eylül 1998 tarihli bir mektupla isteğimi ileterek, derginin 4. sayısından itibaren de abone olmuştum. Hem onlara destek olmak ve hem de benzeri bir idealle üzerinde çalışıp, insanımıza tanıtımını yapmaya çalıştığım soya bitkisini, yine onlar vasıtasıyla da geniş kitlelere duyurabilmekti amacım. Zaten ben de, soya üretimini yoğun kimyasal girdi kullanımından uzak biçimde yapıyor ve doğa anayı korumanın en temel görevimiz olduğu bilinciyle, çalışmalarımı pek çok meslektaşımın aksine, çoğu kez zorluklarla boğuşmayı göze alarak ama inatla, doğaya dost metotlarla sürdürüyordum. Buğday hareketi ve Victor’la uzaktan haberleşiyordum artık ama uygulamalarımla, onlara yakın bir ruh ve amaç birliği içerisindeydim.
Bir süre sonra yazılarımla da o ailenin içerisinde yer almak istediğimi ilettiğimde, Victor’dan sempatik cevaplar gelmişti. Ardından, kendi yazdığım dergi olan “Cine Tarım” ile, “Buğday” dergilerinin kardeş dergiler olmasını önerdim. 20 Şubat 2000 tarihli cevabında, Victor da bundan mutluluk duyacağını ve işe karşılıklı olarak sayfalarımızda diğer derginin tanıtımının yapılabileceğini, abone formlarımızın yayınlanabileceğini ve içeriğe katkı bakımından makale desteğinde bulunulabileceğini belirtmişti.
Ancak, onu en iyi tanımlayabilecek bir satırı da mektubunun sonuna eklemekten kaçınmamıştı. “Tutarlı olma” bakımından burada özellikle vurgulamak istediğim, o ilkeli duruş örneğiyle bana ilettiği satırlar çok hoşuma gitmişti. Dergimizin, tarım sektöründeki kişilerden dolayı, parlak, kuşe kağıda basılmış olmasını anlayışla karşılasa da, “kendi dergileri gibi, mümkünse bizim de, daha çevreci bir anlayışla ve geriye dönüşümlü kağıtlarla basılmamızı dilediğini” eklemişti satırlarına. Üstelik, bu konuda bize yardımcı olabileceğini belirtip, matbaacı arkadaşlarıyla maliyet konusunu da görüşebileceğini eklemişti.
Sonrasında yazışmalarımız birbirini kovaladı. Yaşı benden gençti ama aynı bakış açısıyla hareket ettiğimizden, kolay anlaşıyorduk. İki idealist yürek, üzerinde çalıştıkları ve başarısı için kafa yordukları konularla ilgili olarak, hizmet aşkıyla çırpınışın örneklerini veriyorduk. Bu konularda, asla maddi beklentiler ve ün peşinde koşma anlayışı yer almıyordu. Faydalı olmanın ve doğaya uygun çabalar sarfetmenin müthiş huzuru bize yetiyordu.
Tabii ki o, başlattığı yeni hareketi günden güne büyütürken, pek çok insanla tanışıyor, sıcakkanlılığıyla herkese yetişmeye ve ilgilenmeye çalışıyordu. Herkese dağıtacağı kadar sevgi ve saygıyı yüreğinde üretmenin örneklerini sunarken bile, son derece mütevazı bir kişilik sergiliyordu. Bense, Çukurova sıcağında, yıllar boyu sürecek bir melezleme ve ıslah çabasıyla, ülkemizin ilk yerli ve sağlıklı üretilmiş soya çeşitlerini geliştirmenin peşine düşerken; sulanan tarlalarda doğal olarak artış gösteren gürültücü ve can yakıcı sivrisineklerle arkadaşlık etmenin yollarını arıyordum.
Buğday hareketi, filizlendiği Bodrum toprağından uzaklara, İstanbul’a taşınmanın ardından, Victor’un yeni fikirleri ve sabrıyla ilmek ilmek örülerek, giderek büyüyordu. Buğday dostlarıyla yapılan pikniklere beni de davet ettiği 9 Nisan 2000 tarihli Büyükada pikniğine, uzaklarda olmam sebebiyle katılamayacağım cevabımı verirken, bu gezilere isim babalığı yapmak üzere “Eko piknik” adıyla katkı yapmak istediğimi de, esprili biçimde önermiştim. Ayrıca, benzeri bir pikniği gelecekte Adana’daki Buğday dostlarıyla birlikte, Torosların koynunda yapma dileğimi de eklemiştim satırlarıma.
İki gün sonra, dergi antetli bir mektupta, “Eko piknik” adını çok sevdiklerini ve Çukurovalı Buğday dostlarıyla yapılacak böylesi bir tanışma pikniğinden mutluluk duyacaklarını ifade ediyorlardı, o ve arkadaşları. Zaten sonrasında da, Victor’la aynı hareketin içerisinde yer alan ve derginin Genel Yayın Yönetmenliği görevini üstlenen gazeteci eşi Oya hanımdan gelen cevapta, dergilerimizin abone formlarının karşılıklı basılması, haber ve ilan desteği konularıyla ilgili işbirliği için de ortak hareket etme düşüncesi belirtiliyordu. Hemen ertesi sayıda bunu gerçekleştirdik de ama haber ve ilan paylaşımında başarılı olamadık. Ben bir süre sonra soya konulu bir makale gönderdim ve ardından da yüze yakın tarım fotoğrafını ilettim onlara, kapakta ve dergi yazılarında kullanılmak üzere ama yoğun çalışmalar nedeniyle, daha fazlasını yapmak mümkün olamadı.
Bir de bizim dergi güncel tarım haberlerini takip ediyor ve benim, “ekolojik tarım ve doğanın samimi temsilcisi olalım” düşünceme fazla rağbet olmuyordu. Oysa, Victor ve dergisi, tutarlı kalmaya özen göstererek, baştan beri sergiledikleri doğa dostu yazılar ve basım tercihleriyle, savundukları düşüncelere uyumlu bir yayın yapıyorlardı. Hiç unutmuyorum; Buğday Dergisi’nin, Şubat 2002 tarihli 13. sayısında yer verilen, “Kemiksiz Et-Soya” konu başlıklı yazımın ön görüşmelerinde bana şöyle yazmıştı Victor: “Soya yazınızı seve seve basarız ama umarım içeriğinde kimyasal ilaç ve gübre önerileri yer almıyordur. Çünkü, bu bizim felsefemize uygun olmaz”. Kızmak yerine, aksine çok hoşuma gitmişti bu satırlar ve ıslahçı arkadaşlarım kadar, kendi dergimizin yayın kurulunda da bu örnek tutarlılığı anlatmıştım hislenerek…
Tesadüfen de olsa, elinizde tuttuğunuz derginin bu sayısında, yani meslekten emekli olarak derginin yayın yönetmenliğini üstlendiğim ilk sayısında ona yer vermiş oldum. Victor’u anlattığım bu satırlarda, kendi dergimin yayın felsefesinin de yine doğa dostu yayınlara ağırlık vermek şeklinde olacağına kendimi inandırıyor ama özellikle çevre dostu kağıt ve baskıyla çıkmak konusunda onun yakın işbirliğini özlüyorum. Ne yazık ki artık o yok!
Victor’la yazışmalarımız sürerken, Adana’da hizmete açılacak, ilk organik ürün satış dükkanının müjdeli haberini vermişti bana ve orada görüşebileceğimizi de. Zaten 2-3 gün sonra da açılışla ilgili davetiye elime ulaşmıştı. Sanırım 25 Mart 2000 günüydü açılış ve ben de katıldım o sıcak tanışma partisine. Resimlerinden hemen tanımıştım Victor’u. Genç, esmer, ufak tefek, üzerinde bir kazak ve kirli sakalıyla, dergi sayfalarındaki görüntülerinin aynısını sergiliyordu yine. Sakin ve hararetsiz bir tonla konuşuyordu, benim aksime. Hemen kaynaşıp, uzun bir söyleşi yaptık. Benzer düşüncelerimiz vardı ama sanırım en önemli benzerliğimiz, ikimizin de aynı sabır ve inatla bir idealist yolculuğun yolcusu olmamızdı. O biraz daha yol almıştı belki ama sonuçta, yel değirmenleriyle savaşmayı göze alan Don Kişot’lardık ikimiz de.
Geleceğe dönük birlikte çalışma sözleri verdik karşılıklı, hatta onun kafasında şekillenen “Dünya Vejetaryenler Kongresi” düzenleme fikrine, Toros Dağlarındaki doğal ortamlarda düzenleme fikriyle öneride de bulunmuştum. Çukurova’da o zamanlar konaklama imkanı da bu kadar bol değildi. Bu yüzden, şimdi tam hatırlayamasam da, yine de katılımcıların çok hoşuna gidecek barınma yerleri ve gezinti rotaları önerilerini dile getirmiştim. Nasıl da sevinmiş, anlatılanları hemen gözünde canlandırıp, sanki hemen gerçekleşiyormuş gibi bir mutluluk resmini göz bebeklerine yansıtıvermişti.
Yapamadık tabii ki! Hayalleri düşünmek güzeldi de, gerçeğe dökmek çok zordu. Tek bir doğal ürünler dükkanını bile yaşatamayan bir şehirde, hele de kebapla yatıp kalkan Adana gibi bir şehirde, böylesi bir organizasyonu gerçekleştirebilmenin hiçbir alt yapısı yoktu o dönemde. Toroslar her türlü doğa güzelliğini gözlerimize en çekici haliyle sunsa da…
Sonraki yıllar boyunca, bir daha yüzyüze görüşme fırsatı olmadı ama sık sık internet üzerinden yazışmalar yaptık Victor’la. Bu derginin, Mart 2008 tarihinde yayınlanan 3. sayısında, onunla yaptığım uzun söyleşiyi, “Doğaya Dönüş” başlığı altında yayınlamaktan mutluluk duymuştum. Çünkü, doğa sevgisini ve doğal beslenmeyi en samimi duygularla yansıtmıştı satırlarına. Şubat 2011’in son günlerinde yolladığı bir mesajda ise, 39 yıllık yaşamında koşmaktan hiç hoşlanmadığını ama birkaç gün sonra Antalya’da yapılacak bir yarı maratona, sırf Buğday Derneği ve onun TaTuTa Projesi için maddi destek bulma amaçlı, sembolik bir koşu macerasına katılacağını belirterek, hepimizden destek bekliyordu.O yüzden, 3 Mart 2011 günü gelen bir mesajda, “Arkadaşlar şimdi aldığım çok acı bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum. Sevgili dostumuz, ilham kaynağımız, Victor hayatını kaybetti” cümlesini okuyunca, haberin şaşkınlığı ve acısıyla dolarken; “eyvah” dedim içimden, “korktuğu başına geldi ve koşarken kalpten gitti”. Gün sonunda haber biraz olsun netleşti; “Annesini ziyarete gittiği Fethiye’deki evinde, yediği mantardan zehirlenerek, vefat etmişti”.
O haberler bir başka hüzünle de doluydu. Çünkü, gencecik yaşında ve doğanın kucağında, dost bildiği bitkilerden biri sebebiyle hayata veda etmişti. Sevenlerini de büyük üzüntülere boğarak… Oysa, hayata başlaması da, ne tesadüflerle gerçekleşmiş, kaderin onu sürüklediği bir doğal hayat macerasıyla sarmaş dolaş olarak bugünlere ulaşmıştı.
Herşey, annesi Gülben hanımın, İstanbul’dan kalkıp Almanya’ya çalışmaya gitmesiyle, 1960’ların son yıllarında başlamıştı. Gülben Hanım, orada Şilili bir diş doktoru olan Victor Ananias’la tanışmış ve arkadaş olmuşlar. Bir süre sonra Gülben Hanım Türkiye’ye geri dönmek zorunda kalmış. Aynı şekilde Şili’ye dönmeyi planlayan Victor da kararını değiştirip sürpriz yaparak, onun peşinden gelmiş ve İstanbul’da evlenmişler ama vize sorunu yüzünden Victor tekrar Almanya’ya gitmek zorunda kalınca, birlikte dönmüşler(1).
Annesi, ninesi ve ablası kanserden ölen Gülben Hanım, Almanya’da hamile kaldığı dönemde kendisinde de bir ur belirlenince, rahim kanseri olduğunu öğrenmiş. Doktorlar, ameliyat sırasında, urla birlikte bebeğin de alınması gerektiğine karar verince, durumdan haberdar olan baba Victor bunu kabul etmemiş. “Ben öğrendiğim metotlarla karımı da, oğlumu da kurtarırım” diyerek, ameliyatı yarıda bıraktırmış. Sonraki dönemde, İsviçre-Zürih’deki bir özel klinikte doğal metotlarla doğuma hazırlanan Gülben Hanım, yakınlarının kanser tedavileri sırasında, bu hastalıkla doğal yollardan nasıl mücadele edilmesi gerektiğini uzun uzun araştırdığından, kendi bilgileri ve kocasının doğal beslenme çabalarıyla, sonunda hem kanseri yenmiş ve hem de oğlunu sağlıklı bir şekilde doğurmuş(1).
Böylece, Şilili bir baba ve Türk anneden Almanya’da doğan ve babasıyla aynı adı taşıyan minik Victor Ananias, daha anne karnındayken tanışır“doğal beslenme” reçeteleriyle. Vejetaryen olan annesinin hayvansal gıdalardan uzak duruşu nedeniyle, o da bitkisel ürünlerin sevdasına tutulur ve aynı beslenme biçimiyle yoğrulur. O, bu konudaki düşüncelerini kendi ağzından şöyle anlatır(2): “Annemin kansere yakalanması nedeniyle, rahimde iyi gıdalarla dokuz ay geçirdim. 1971’de, kansere karşı başarılı bir savaşla, Zürih’te doğdum. Çocukluğumun ilk altı yılı Almanya’nın bir köyünde, sağlıklı bitkisel gıdalarla geçti. Yedi yaşına geldiğimde, ailemin sadeleşme, doğallaşma arayışları sonucunda Ege’nin küçük bir köyüne yerleştik. Ege mutfağının zenginlikleri beni çok etkiledi”.
Doğayla iç içe yaşama tercihleri, 5 yıl boyunca arayışlara iter onları ve sonunda ailece Türkiye’ye yerleşmeye karar verirler. Bodrum’un Yalıkavak Köyü artık onların yeni yaşam alanı olmuştur. Baba Victor, doğal dokuya uygun olması için, yerli ustalara taş duvarlı, tek odalı bir köy evi yaptırır(3). 6-7 yaşlarındaki minik Victor da inşaat süresince, ustaları zevkle izlemektedir. İleriki yıllarda, Kaz Dağlarında kendi elleriyle inşa edeceği Çamtepe Evi’nin ilk mimari eğitimini de, adeta o günlerdeki dikkatli gözlemleriyle edinecektir.
O aslında, aynı adı taşıdığı babasından çok etkilenmiş, onun doğal beslenme tutkusundan aldığı ilhamla, aynı yolu tutmuştur. Baba Victor, bozuk bir yeldeğirmenini inatla tamir ettirip çalıştırmış ve köylülerin tekrar buğday öğütmeye gelmelerini sağlaması sayesinde; değirmencinin çalışmalarını ve köylülerle takas ticareti yapmasını sürekli izleyen minik Victor’un hafızasına, bütün bu aşamalar bir bir kaydedilmiş olur. Babasının, tam buğday unuyla kendi açtığı fırında pişirdiği ekmekleri, Bodrum sokaklarında bir el arabasıyla “tam ekmek” anonslarıyla satması, oğul Victor’un, emeğiyle çalışmak için küçümsemeden her işi yapabilme konusunda daha bir şevkle dolmasını sağlar. O, sonraki yıllarda, duyanların küçümseyerek bakacağı eski metotları birebir yaşatarak, yerel motifleri tekrar güzdeme taşımanın gücünü, o çocukluk günlerinde yaşadığı unutulmaz anılar ve tecrübelere borçlu olacaktır(3).
Victor, 13 yaşından itibaren teknelerde tayfalık yapar, çiçek satar, hatta turist rehberliğini de dener(4). 1985 yılında, anne ve babası ayrılınca Bodrum’da yalnız kalır. Baba Şili’ye dönmüş, anne ise Fethiye’ye yerleşmiştir(3). Victor artık kendi hayatına yön vermek ve mutfağına sahip çıkmak durumunda kalır(2). Bir dönem otelde garsonluk yapıp, ardından mutfakta çalışır ve vejeteryan yemek denemeleri yapar. Doğaya yakın olmayı ve yemek pişirmeyi çok sever. İlk kez 8 yaşındayken, bahçesindeki oyun çadırında kendi kendine yapmayı denediği tam pirinç pilavı ve kabak kavurmasının lezzetini hiç unutamasa da(2), sonraki yıllarda yurdun dört bir yanından temin edeceği doğal ürünlerle, çok değişik tatları ortaya çıkaracağı usta bir aşçı olmanın yoluna da girmiştir artık.
Liseyi bitirdikten sonra, İzmir-9 Eylül Üniversitesi, İngilizce Öğretmenliği Bölümünü kazanır ama okulun daha ilk yılında eğitimini yarıda bırakmaya karar verir. Hayatı keşfetme merakıyla, hayalini kurduğu keşif gezilerine çıkar. Önce babasını ziyaret etmek için Şili’ye ve ardından da İspanya’ya gider. Gezme ve yeni güzellikler görme tutkusu, onu oradan oraya sürükler. Ekolojik yaşamla ilgili çiftlikleri, sivil toplum örgütlerini ve restoranları inceler; birçok kişiyle tanışır ve bu süre içerisinde parasız kaldığında da, zaten çok sevdiği yemek pişirme işini oralarda da deneyerek parasını çıkarır(3). İskoçya’ya gidip Findhorn adlı eko yerleşim yerinde komünal yaşamı dener ve Findhorn’un mutfağında üç ay boyunca, kendi deyimiyle “rüya gibi bir dönem” geçirir. Ardından Belçika, İngiltere, Hollanda, Almanya, Avusturya ve İtalya’da vejetaryan mutfak, doğal ürün, tarım ve yaşam deneyimleri olur(2).
O gezileri, bazen de sıkıntılar ve parasızlıklar içerisinde sürdürür ama öğrenme tutkusu, azminin kırılmasına fırsat bırakmaz. O günlerini de daha sonraları şöyle anlatacaktır(3):
“Zihnimde çok fazla yer ve anı var seyahatlere dair. Bir kere Almanya’da otostop ile seyahat ederken ve cebimde hiç param yokken arkadaşımın olduğu şehre ulaşamadığım için iki gün aç kaldım. Yanımdaki son iki kuru bardacığı (incir) da yedikten sonr,a ne bir kuruşum ne de bir gram gıdam kalmıştı. Bahis konusu yer Almanya olduğundan kimseden yemek isteyemedim yollarda. Arabalarına beni almaları dahi zor oluyordu. Bir süpermarketin yanından geçerken şahane tam ekmekler gördüm, en sevdiklerimden. Bir kutuda kapının önüne konmuşlardı. Sordum, tarihleri geçtiği için yem olmak üzere domuz çiftliğine götüreceklermiş. İstedim, izin verdiler almama, beş altı paket alıp yarısını yedim, geri kalanını da çantama doldurup arkadaşımın evine ulaşana kadar, iki gün boyunca ziyafet çektim kendime”.

Memleket özlemi ağır basınca, 1990 yılında Bodrum’a geri döner ve tursit rehberliği yaparak para kazanır bir süre. Sonra pazarlarda tezgah kurup, topladığı doğal ürünleri satarak hem geçimini sağlar ve hem de ileride çok işine yarayacak olan üretici-tüketici ilişkilerini yakından yaşayarak öğrenir.
O günleri şöyle anlatır bir yazısında(3): “Bundan yaklaşık 14 yıl önce Bodrum Pazarı’nda açtığım ilk pazar tezgahında adaçayı, fırınlanmış susamlı incir, Makbule Teyze’nin peksimetleri ve tam pirinç sattığım günlerde, doğal ürünlere ilginin ve bilinçli yaşama isteğinin bugünkü yoğunluğuna gelebileceğini hayal bile edemezdim. İstanbul’da yaşayıp bu kadar çok insanla böylesine yoğun bir tempoda, çok yönlü işler yapacağımı düşünmezdim bile…”.
Sağlıklı ürünlere ulaşma tutkusu bir süre sonra onu yeni arayışlara iter. Çocukluğunun geçtiği yöre olan Ege’nin dağ köylerinde mini geziler yaparak, doğal besinleri temin etmeye başlar. Sonraları, Bodrum’da bu ürünleri tüketicilerle buluşturmaya karar verir ve sabit bir dükkanda hizmet vermek üzere, ekolojik ürünlerin pazarlandığı ilk denemesine girişerek, “Başak Doğal Ürünler” dükkanını açar(2). Bu dükkan, onun ileride geniş kitleleri etkileyecek olan “ekolojik yaşam” hareketinin ilk önemli durağı olacaktır. Babasının tam buğdaydan yapılma ekmekleri satma uygulamasının etkisiyle, buğday ve başak isimleri, attığı adımların hepsine öncülük yapacaktır artık. İlk dükkan macerasını da bir söyleşide şöyle anlatır(5):
“Dükkanı oluştururken, hiç bir ticari amacım yoktu. Kendi kendisini devam ettirmeye yetecek bir geliri sağlamaya çalışmak yeterliydi benim için. Niyetim; yaşamsal değerlerin farkına varmak, paylaşmak, çoğaltmak ve kullanmak üzerine bir mekanın oluşmasıydı. Kısa süreli pazar tezgahı deneyimimin ardından, erken yaşlarda ticareti anlama, ticaretteki yozlaşmayı acı tecrübelerle öğrenme ve asıl olması gereken adil ticaretin hayalini, şeklini benliğimde hissetme yeri oldu bu dükkan. Köyümdeki yaşamımdan çok daha fazla insanla karşılaştığım bu mekan, bana yaşamın gerçeklerini değil de, daha çok kaybolmuş rotaları, bozulmuş dengeleri keşfetme imkanı verdi. Hayal kırıklıkları ve üzüntüler de yaşadım tabii ki”.
Çocukluk arkadaşı Elvan Eti, o günleri ve Victor’un Jeep’iyle yaptıkları köy yolculuklarını, bir yazısında şöyle anlatıyor(6): “Jeep, derme çatma bir köy evinin önünde durdu. Fatma Teyze karşıladı bizi. Oğlu yatalak ve gerizekalı olan bu yaşlı kadın, o iki büklüm haliyle bahçedeki ocağında inanılmaz lezzetli ekmekler pişiriyordu. Victor ve ben, işte bu ekmeklerden almaya geldik. Fatma teyze bize ekmek ve peksimet verecek. Çünkü, Victor’un lokantasında yalnızca bu ekmekler çıkartılıyor müşterilere. Vejeteryan beslenmenin bu kadar moda olmadığı yıllardan bahsediyorum. O zamanlarda kimse ne otçul olmaktan, ne yogadan, ne de benzeri şeylerden, neredeyse hiç bahsetmezdi. Bir tek vejetaryen lokanta yoktu yurdumda. Oysa Victor doğuştan vejeteryan bir adamdır, kendisi anne sütü dışında hiç bir hayvansal gıda tüketmemiştir.
Ardımızdan ayağını sürüye sürüye geliyor Fatma teyze, gözüm mavi lastikten çiçekli ayakkabılarına takılıyor: ‘bari şu domatlardan (domates) alıverin gari’. Uzattığı iki küçük domatesi alıyorum. Dönüş yolunda, torbadan peksimet çıkartıyoruz. Elimizde peksimetler ve domateslerle kış güneşinin altında hafif üşüyerek yol alırken, Victor ‘işte Elvan, hayatın anlamı’ diyor, domatesi göstererek ve ben de cevap veriyorum gülerek ‘peksimet ve domates!’. Victor’un Fransa’nın bir dağ köyünden gelen gezgin arkadaşları da avluda bizi bekliyorlar. Bütün akşamı ve geceyi, hep beraber mutfakta geçiriyoruz. Lokantanın inanılmaz bir borcu var. Bu kocaman Rum evini ısıtmakta zorlanıyoruz. Her şey feci ama mutluyuz ve olmak istediğimiz yerdeyiz!”.
Hayatının ilk gününden beri vejetaryen beslenmeyle tanıştığından ve hayvansal gıdalardan sürekli uzak durduğundan, ülkemiz şartlarında bir sıkıntı yaşayıp yaşamadığını, onunla yaptığım söyleşide bana şöyle aktarmıştı(5): “Anne sütünden sonra ailem beni, tahıl ve tohumların karışımından elde edilen, doğal süt denilebilecek özel bir mama ile beslemiş. Kendimi bildiğim ilk çocukluk yıllarım boyunca, en çok ve severek tükettiğim gıdaları; elimde tutup, göbeğime suyunu damlatarak yediğim mevsimin eşsiz meyveleri olarak iyi hatırlıyorum. Ayrıca kuru meyveler, buğday aşı, bulgur, tam pilav, salatalar, tüm sebzeler, yabani otlar, zeytin ve zeytinyağı, badem, ceviz ve susamı da”.
Zorlandığı bazı anları da, kendi anlatımıyla şöyle dile getirir(2): “Doğduğum günden beri bal dışında hiç bir hayvansal gıda (süt ve süt ürünleri dahil) tüketmedim. Bir kere, bir düğünde bilmeden ağzıma bir kaşık keşkek aldım ve bu yaşamımda istediğim, zorladığım halde yutamadığım ilk yemek oldu. Ondan sonra da bir daha canım çekmeden bir şeyleri yemeye, içmeye kendimi zorlamamaya karar verdim”.
Başka insanların da aynı zorlukları yaşamaması ve onları rahata kavuşturacak ortamların ülkemizde de yaygınlaşması düşüncesiyle, yine elini taşın altına ilk kendisi sokar ve önce Başak Natur Kafe’yi, ardından da 1992 yılında, çoğunlukla kendi başına tamir ederek yenilediği eski bir Bodrum evinde Buğday Vejetaryen Restoranı’nı açarak(3), çalışmalarına hız verir. Özellikle bu restoran, vejetaryenlerin de buluştuğu, uluslararası bir kültür merkezi gibi çalışmaya ve tanınmaya başlar.
Victor, o günlere yönelik anı ve düşüncelerini de şöyle özetler(3): “Pazar tezgahı deneyimimin ertesinde, Bodrum’da ilk ciddi ticari atılımım olan Başak Doğal Ürünler Dükkanı ve Natur Cafe’yi açtığımda Türkiye’de ne ekolojik ürünler vardı, ne de böyle bir şeyi arayan ve soran. O zamanlar gittiğim ülkelerdeki dükkanları, Almanya’daki Reformhaus’ları, Naturkost’ları, İngiltere’de, Belçika’da yaygınlaşmakta olan yerleri gördükçe, Türkiye’deki imkanlarla neler yapılabileceğinin hayalleri ile yanıp tutuşmaya başlamıştım bile”.
Tarlada, bahçede, köyde geçen çocukluğunun etkisiyle, yerel lezzetlerle hazırladığı yemekler, giderek artan sayıda insanı buraya çekmektedir artık. Köylerden toplanan doğal ürünler, bu dükkan ve restoran vasıtasıyla geniş kitlelere yayılmaya başlar. İstanbul ve diğer büyük şehirlerdeki bazı müşterilerine de kargo ile gönderme uygulamasına geçilir ve hatta Makbule teyzenin köyünde ürettiği lezzetli ekmekleri bile, bu sayede şehirlere ulaştırırlar(2).
Burası sadece bir restoran değil, adeta bir okuldur sanki. Yemek yemenin dışında, doğal ürünler ve ekolojik tarım konularının konuşulduğu bir ortama döner zamanla. Yüzlerce kişinin gelip ilgiyle takip ettiği bu tanışmalar, ileride İstanbul aşamasında Victor’un buğday hareketine destek olacak önemli bir kitleyi de konuya alıştırmıştır artık. Birlikte adım atma sözlerinin verildiği, işbirliği imkanlarının ortaya konduğu o yılların ardından, artık daha büyük oynamanın ve dışarıya açılmanın zamanı gelmiştir.
Fikir babası olduğu doğal ürün dükkanlarının ardından, geniş kitlelere ulaşmanın yolunu; o güne kadar bülten şeklinde çıkardığı ama 1998 yılından itibaren daha kapsamlı bir hale getirdiği “Buğday” dergisini çıkarmakta bulur Victor. Zaten herkese aynı yemek tariflerini ayrı ayrı vermekten de yorulmaya başlamıştır ve bir dergi yoluyla, daha geniş kitlelere, daha fazla bilginin ulaştırılabileceğini de düşünerek bu işe koyulmuştur. Her aşamasını yine kendisi tasarlamış ama konunun tecrübelisi olan bazı dostlarını da dergide birlikte çalışmaya ikna etmiştir(3).
Bodrum’daki dükkan ve restoranı, zaman içerisinde Ankara’da “Harman” ve 1999 yılında da İstanbul’da“Nuh’un Ambarı” isimli dükkanlar izler. Özellikle İstanbul’daki dükkan tam anlamıyla Victor’un her şeyiyle ilgilenip koordinasyonunu sağladığı bir yerdir ve artık Bodrum’daki işlerle ilgilenme zamanı kalmadığından, orayı kapatıp tamamen İstanbul’a yerleşir. Ardından; Adana’da ve başka şehirlerde de benzeri dükkanlar açılır ama toplumun bu konulara yeterince ilgi göstermemesi nedeniyle, dükkanlar bir süre sonra kapanmak zorunda kalır. “Nuh’un Anbarı” dükkanı da bu olumsuz gidişten kısa sürede nasibini alıp kapanır ve Victor tekrar eski yuvasına, Bodrum’a döner. 2000 yılında oğlu Ali dünyaya gelir ve onu sevince boğar ama yine de zamanını daha çok ekolojik yaşam çabalarına ayırmaya devam eder.
Yaptığımız yazışmalarda da, yaşadığı son olumsuzluklara rağmen, umutsuzluk halini hiç yansıtmıyordu. Hayal ettiği başarıyı yakalayamasa da, yılmadan çabalamaya devam ediyordu. Ruhunu ateşleyen idealizm fırınının, ona daha ne mücadeleli yolculuklar için ekmek üreteceğini kestirebiliyordum. Nitekim, bir süre sonra onu televizyonlarda, “Ekolojik Tarım” konulu açık oturumlarda konuşmacı olarak görmeye başladım.
Her zamanki sakin güç tavrıyla, hararet yapmadan ve bıkma belirtisi göstermeden, inandığı felsefeyi anlatıyor, geleceğin üretim biçimi olmasını arzuladığı doğa dostu tarıma yeniden dönülmesini istiyordu. Bu zaten, dedelerimizin asırlardır sürdürdüğü ve doğayı bozmamaya çalışan bir yararlı metottu. Kirlenen dünyanın ise, bu eski metoda tekrar ihtiyacı vardı ama sağır laşmış kulaklara ve teknolojinin esiri olmuş tembel yüreklere, biraz zahmetli olacak bu eski metotları kabul ettirmek de, öyle kolay değildi artık. Kimse rahatını bozmak istemiyordu belki ama Victor gibi idealistler; geleceği kurtarmak adına çırpınmaya, yorulmaya, ter atmaya dünden razı olarak çabalamaya devam ediyorlardı.
Onunla yaptığım söyleşide, ekolojik tarımla nasıl tanıştığını sorduğumda, şöyle cevaplamıştı(5):“Ekolojik tarımla; uluslararası iletişimlerimde, seyahat ve diyaloglarımda oldukça küçükken haberdar olmaya başladım. Ekolojik tarımla ilk tanışmam; Almanya’da karşılaştığım Biyodinamik tarım ürünleri yanında, bu felsefenin kurucusu olan Rudolf Steiner’in öncülüğünü yaptığı okullar (Waldorf Eğitimi) ve diğer unsurlarla oldu”.
Victor, yıllardır savunduğu doğal yaşam felsefesini geniş kitlelere de mal edebilmek için, pek çok toplantıyla örgütlemeye çalıştığı; ekolojik ürünlerin üretimi, bu tarım metoduna uygun girdilerin ülke içinde pazarlanması ve kolayca temini yanında, satış ağının da düzenli biçimde kurulabilnmesi konularında alt yapıyı oluşturacak 3-4 yıllık bir hazırlık devresinin sonunda, zaten artmaya başlayan ekolojik yaşam taraftarlarının da desteklediği bir ortamı yeniden inşa edebilmek üzere, ailesiyle birlikte tekrar İstanbul’a taşınır ve 2002 yılında “Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği” 2002 yılında resmi olarak kurulur. Başkanlığını Victor’un üstlendiği derneğin yaptığı etkinlikler, kısa sürede ses getirir ve dernek, ülkemizdeki konuyla ilgili en etkin sivil toplum kuruluşu haline gelir(7).
Ardından aklındaki diğer projeleri de, çalışma arkadaşlarıyla birlikte hareket ederek uygulamaya geçirmeye çalışır Victor. 2003-2004 yıllarında bir kırsal turizm modeli olarak uygulanabilecek projeyi tasarlar ve “Ekolojik Tarım Çiftliklerinde Turizm ve Bilgi, İşgücü ve Deneyim Takası Projesi (TaTuTa)” adlı bu proje, Birleşmiş Milletler GEF Küçük Destek Programı tarafından da desteklenir. Kısa süre içerisinde yurt dışında da büyük yankılar yapan TaTuTa Projesi, Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından örnek proje olarak gösterilir. Dünyadaki başka birçok derneğe de ilham kaynağı olan TaTuTa projesi, 2005 yılında da “Skal International” tarafından uluslararası turizmde yaratıcılık ödülüne layık görülür(3).
Artık, Buğday Derneği öncülüğünde atılan adımlar, daha kısa zamanda başarıya ulaşıyordu. İstanbul’da ilk şehir bahçesi açılmış, Türkiye’nin ilk ekolojik pazarı 2006 yılında İstanbul Şişli’de hizmete girmiş ve onu diğer şehirlerde açılanlar izlemişti. Bu kez maya tutmuş, geniş kitlelerin ekolojik ürünlerle tanışabilmesi yolunda atılan adımlar başarıya ulaşmıştı. Bu öncelikle onun büyük rüyasıydı ve artık başarıya ulaşmıştı. 1990’lı yılların başında, Bodrum pazarlarında açtığı küçücük bir satış tezgahından yola çıkarak büyüyen, dükkan ve restoran birlikteliğiyle de geniş kitlelere açılan ve “Buğday Ekolojik Yaşam Hizmetleri” başlığı altında tüm ülkeye etkisini yayan bir organizasyona dönüşür, Victor’un çabaları. Bu koşuşturmalar arasında bile, İstanbul’da oturduğu apartman dairesinin güneye bakan minik balkonunda; fesleğen, kuşdili (biberiye), sebso (mercanköşk), birkaç kök fasulye ve maş fasulyesi yetiştirmeye devam ederek, doğal üretim hazzından uzaklaşmamaya çalışır.
2004 yılından sonra, onu artık Kaz Dağlarında yine kendisinin mimari tasarımını yaptığı ve inşa etmeye çalıştığı Çamtepe’deki evinin yapımında ve doğanın kucağında tarımsal uğraşlar içinde görürüz. Belki, iyice büyüyen hareket içinde oluşan bazı geçimsizliklerin de, onun bu doğanın kucağında adeta inzivaya çekilmesinde payı olabilir ama o zaten bu tür bir yaşamı her zaman en yakınında hissederek yaşamıştı.  Agroskop Dergisi’nin 3. Sayısı için Mart-2008’de, kendisiyle söyleşi yapmak istediğimde, bu yüzden ona ulaşmam da çok zor olmuş; dağlık alanda internetle ulaşım zorluğu kadar, bazen arazide olduğundan sabit ev telefonundan onunla haberleşebilmem bile epeyce bir güç olmuştu.
Zürih’de doğup, büyük şehirlerde yaşadığı halde; şehir yerine köy hayatını tercih eden hissiyatını ve hiçbir zaman utanma hissetmeden,  aksine gururla ifade ettiği köylü yaşam biçimini bir yazısında şöyle anlatmaktadır(8):
“Bugünlerde sık sık davet edildiğim, bilimsel “dünyayı kurtarma” toplantı­larına katılıyorum. İlginç oluyor, Ha­yatımın hiçbir döneminde teorisyen, akademisyen olmadım. Lise mezunuyum, onu da küçük bir Ege kasabasında bitirdiğim için köylülüğümden hiç bir şey kaybetmeden geç­ti programlı eğitim hayatım. Sonrasında da adım adım, uygulayarak öğrenmeye koyuldum. Katıldığım toplantılarda, yakın zamana ka­dar köylülüğümden gelen algılamam ile “üstün insanlar” gibi gördüğüm bilim adamlarının, te­orisyenlerin hayatlarına, ürettiklerine yakın­dan bakıyorum. Sıkça, içlerinde özgür ve mut­lu olmadıklarını fark ediyor, verimsizliklerini anlayabiliyorum”.

Onun hayata bakışında paranın da pek bir önemi yoktur. Victor bu konudaki görüşlerini, oğlu Ali’nin geleceğiyle ilgili olarak kaleme aldığı bir yazısında şöyle anlatır(9 ):
“Buğday’daki işlerime tam zamanımı ver­meye devam ediyorum. Ailemden kalan herhangi bir miras, maddi imkânım da yok. Şu an ölsem; Ali’ye bırakabileceğim bir mülküm ve maddi varlığım da yok. Sorguluyorum bunu arada, benden çok da etrafımdakiler, arkadaşlarım sor­guluyor sıkça. Ali’nin geleceği ne olacak? Okulları, sağlığı, genel giderleri, sonrasın­da bir ev, bir gelecek… Kendine bakabile­ceği, kararlarını kendi verip geçinebilece­ği, karnını doyurabileceği ana kadar te­mel ihtiyaçlarını bir şekilde karşılayaca­ğız tabi annesiyle ama onun öte­si?.. Şimdilik benim için yok! Benim şu an, Ali’nin geleceği için maddi birikim sağ­lamak gibi bir tasam neredeyse hiç yok!
Ali’ye miras bırakacağım mutlaka, o mi­ras için gösteriyorum her an çabaları­mı Buğday’da. Temiz hava, temiz toprak, temiz su bırakmayı çok istiyor ve bunun için çalışıyorum ama aslen temiz bir ah­lak, örnek bir yaşam, hizmet ve birlik an­layışı ile gidilen bir yol bırakmayı çok is­tiyorum ona. Bunu başarabilirsem; diğer değerleri kendi istediği gibi edinebilece­ğine, çalışarak kazanabileceğine inanı­yorum. Yolunda yürürken Ali’ye hep des­tek olacağım elbet gücüm yettiğince ama şu an sanırım Buğday’da arkadaşlarımla inandığım işlere tam zamanımı vererek, sonuna kadar kullanarak kaynaklarımı, en iyisini yapmış oluyorum onun için de, diğer çocuklarımız için de”.

Onun yaşama bakışını ve mücadelesini en güzel şekilde ifade eden satırlar da, dostlarının şu sözleridir aslında(10);
“Victor, kısa süren ömrüne aslında çok şey sığdırdı. Çalışkandı. Her sabah 04.00’te kalkardı. ‘Normal insanlar’ uyandığında o yarım günlük işleri tamamlardı. Victor’un hiç mülkü olmadı. ‘Çocuğuma mal-mülk bırakmaktansa, yaşanabilir bir dünya bırakmak için uğraşıyorum’ derdi. Hesapsızca verirdi. Bu nedenle de kredi kartlarına çok borcu vardı. Çok dürüst ve şeffaf biriydi”.

Onun çalışkanlığını vurgulayan en etkili sözler ise, 11 yaşındayken babasını kaybeden sevgili oğlu Ali’nin, babasıyla ilgili bir söyleşide söylediği şu söz olsa gerek(11): “Babamın yaptıklarını dü­şündüğüm zaman, benim babam 120 yaşında! Çünkü babam, 3 insanın yapabildi­ği şeyi 40 yılda yaptı”.
Victor’un 12 yıllık arkadaşı ve Greenpeace Akdeniz Türkiye Direktörü Uygar Özesmi de, onun ekolojik yaşam rüyasını ve bu hareketin başarısını şu sözlerle özetliyor(10):
“Victor, Buğday Derneği ile birlikte Türkiye’ye gerçek anlamıyla ekoloji bilincini yerleştirecek projeler hayata geçirdi. Buğday hareketi, Türkiye’de bütüncül olarak ekolojik yaşam felsefesini ortaya koyan ve toplumda ekolojik dönüşüm yaratmak adına varolan bir hareketti”.
Gönül zenginliğini ve eli bolluğunu da, arkadaşı Gizem hanımın şu satırları çok güzel aktarmaktadır(12): “Bir yere giderken sepetsiz gitmez, sepeti de asla boş olmaz Victor’un. Hiç rahat edemediği plazalardaki kurumsal görüşmelere giderken bile, sepetini kâh kuru incirle, kâh Kaz Dağları’nda kendi topladığı zeytinlerin yağıyla doldurur ama eli boş gitmez. Toplantı odasında sepetini çıkarır, masaya koyar. Toplantının tüm havası değişir bir anda. Bize ayırdıkları zaman için önceden edilmiş bir teşekkürün ve şükranın Victor’ca dile getirilişidir bu”.
Çanakkale-Kaz Dağları’ndaki doğal yaşam ortamını paylaştığı ve aynı hareketin içinde birlikte çalıştığı 2. eşi Güneşin Aydemir de onu şöyle anmaktadır(10): “Günlük yaşantısıyla örnekti insanlara. Söylediği her şeyi bizzat uyguluyordu. Onun en büyük özelliğiydi bu. Önerilerin hepsini yaşamına geçiriyordu. Hayatı takastı. Sabun verip karşılığında traş oluyordu”. Buğday hareketi dostlarını yüreklendirmek adına kaleme aldığı ama bence en çok da, kendi dünyasını yansıttığına inandığım satırları yine kendisi yazmıştı(13): “Dünya nüfusunun bir kısmı aç, bir kısmı fakir, bir kısmı savaşıyor, bazıları da diğerlerini sömürüyor olmanın rahatsızlığıyla, zenginliğin tadını çıkaramıyor. Başka? Başkaları da var! Farkına varanlar; önce kendi varlıklarının potansiyellerinin, daha sonra da çevrelerinin, yapabileceklerinin bilincinde olanlar var. Her an farkındalıkları ile yaşayıp, kendilerini hayata adayan ve bunu tamamıyla gönülden yapanlar var ki; onlar dünyalarını, dünyamızıdeğiştiriyorlar, sizler gibi…”
Ne yazık ki, böylesine kararlı ve yılmaz bir mücadele adamının kaderi, 40 yaşında, annesini ziyaret için gittiği, Fethiye’deki bir evde, 3 Mart 2011 günü son buldu. Yediği mantar veya başka bir zehirli ottan etkilenmiş olabileceği gazete ve televizyonlarda dillendirilse de, daha sonraki günlerde açıklanan Adli Tıp raporunda ölüm sebebinin, mangal gazından zehirlenme olduğu anlaşılmıştı. Ölüm sebebi ne olursa olsun, hep koşuşturmayla geçirdiği kısacık bir ömre sığdırdığı başarılarının keyfini süremeden ayrılmış olması dokunuyor insana. Genç ölümler her zaman daha üzücü olmuştur zaten!
Biz, Torosların koynunda yapmayı planladığımız bir organizasyonu gerçekleştiremedik onunla belki ama her aşamasında yoğun emeğinin olduğu Buğday Derneği; Victor’un önceki yıllarda “Tek Dünya- One World” ödülünün beş finalistinden biri olarak sertifikasını aldığı, Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu IFOAM’ın 2014 yılı kongresini, kendi evsahipliğinde ve Türkiye’de yapma kararını aldırarak, onun bu rüyasını da gerçeğe dönüştürmüş durumdadır.
“Yaşam dönüşümdür!” sloganıyla Bodrum köylerinde başlayan yolculuk, yine orada son buldu. Ekolojik yaşam felsefesinin yılmaz mücadele adamı, doğal ürünler dünyasının sakin gücü, 40 yaşında aramızdan ayrıldı.
Hayranı olduğu doğanın kucağında, çiçekler arasında ve nur içinde yatsın!

Ahmet Nedim Nazlıcan, Agroskop dergisi, sayı 19, Doğa ve Tarım Dünyasında İz Bırakanlar

Kaynaklar:
1- Özbilgen,F., Hayatın Renkleri. 26 Temmuz 2001 Tarihli Posta Gazetesi, s:4.
2- İnaltong,T., 2004. Ekolojik Yaşama Adanmış Bir hayat (Victor Ananias’la Söyleşi). İstanbul.
3- Aydemir, G., Victor Ananias’ın Yaşam Döngüsü. Şubat-2012. İstanbul.
4- www.odtu.edu.tr/home/wwwoed/htm/etkinlikler.htm
5- Nazlıcan, A.N. 2008. Doğaya Dönüş (Victor’la Söyleşi). Agroskop Tarım Dergisi, Sayı:3, s:22-25, Adana.
6- Eti,E., Önce Kaybet, Sonra Peşine Düş (Victor’lu Anılar-01.01.2009), İstanbul.
7- Duru, D., 2011. Victor’un Ardından: Filiz. (www.yesilgazete.org/?p=22552)
8- Ananias, V., 2002. Buğday Dergisi, Sayı:15, İstanbul.
9- Ananias, V., 2004. Buğday e-Bülten, İstanbul.
10- www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=MuhabirArama&Keyword=SERKAN%20OCAK
11- www.bugday.org-2011
12- Altın, G. N., Victor’un Sepetleri Meşhurdur. (www.firsatinvarken.org/videos.php?id=3635).
13- Ananias. V., 2002. Buğday Dergisi, Sayı:13, s:3, İstanbul.