Yeryüzü sofrasının misafiri Victor’a – Musa Dağdeviren

Mutfak araştırmacısı ve Çiya Sofrası’nın kurucusu Musa Dağdeviren yazdı: “Victor Ananias’ın ektiği tohumlar dünyanın daha güzel ve yaşanılır olması için yeşeriyor. O, yeryüzü sofrasından ihtiyacı olan kadarını alıp karşılığını fazlasıyla verendi.”

İnsanoğlunun doğadaki yaşamı anne karnına düşen ilk insan tohumuyla başladı. Doğumla gelen ilk nefes, aile ve doğa… Çocuk, ilk önce anne sütüyle tanıştı ve ilk dişi çıktığında anneannenin dişlerinin arasında çiğnediği haşlanmış buğdayı yedi.

İnsan damağımıza ilk gelen tatlarla, anne sütü ve buğday lapası sayesinde daha bebekken tatları ayırt etmeyi öğrendi. Ondan dolayıdır ki çoğumuz anne yemeğini özleriz ve severiz.

İnsanoğlu buğdayı keşfettiğinde onu ezmeden yiyemeyeceğini de öğrendi. Ve insanoğlu doğadaki yaşamının devamı için öldürmek ve yok etmek güdüsüyle tanışmış oldu bu sayede. Öldür ve yaşa… İnsanoğlunun doğayla ilişkisi bu paradoks üzerine kuruldu.

İnsanoğlunun karnını doyurup hayatta kalmayı başarması, keşiflerin ve insan-doğa ilişkisinin zorlu sürecinin de başlangıcı oldu.

Ateşin ve tekerleğin icadına kadar ilerleyen süreçte insan sosyal bir varlık olarak gelişmeye başladı. Kendi türünü koruma çabasında olan insan, teknolojik devrimlerle beraber çağımıza kadar da uzanan vahşice yok etme hastalığına tutulmuş oldu böylece. İnsan türü çoğaldıkça doğadaki diğer her şey azalmaya ve hatta yok olmaya başladı. İnsanoğlunun doyumsuzluğundan dolayı tükenen ormanlar, sular, denizler, okyanuslar, hayvanlar, tarım arazileri, doğal kaynaklar artık insanın açgözlülüğünü karşılayamaz hale geldi.

İnsana fabrika gerek, insana ağıl gerek, lüks siteler gerek… Ormanlar, tarım arazileri, bütünüyle doğal hayat yok edilmiş, ne gam? Halbuki yeryüzü sofrası sadece insanlığa ait değil, bütün canlılarındır. İnsanoğlu bencilce yok ederken bu gerçeği görmezden geldi ve unuttu.

İnsanoğlu şimdi, yeni yeni yaptığı yıkımın farkına varmaya başladı. Artık insanoğlunun görevi, bu gidişata dur demek ve doğayı bulduğu hale dönüştürmenin çarelerine bakmak, yeryüzü sofrasından sadece kendine ait olanı almak ve diğer bütün canlılara paylarını bırakmak…



Musa Dağdeviren

Yemek ritüelleri

İnsan, tüm canlılar gibi doğum ve ölüm arasındaki bir süreçte yaşar. Bu yaşam süreci içinde yemekle büyük bir varoluş ilişkisi içerisindedir. Kültürümüzde doğum ve ölümlerde birtakım yemek ritüelleri var. Doğuma kadarki süreçte anne karnında, o nasıl beslenirse biz de öyle besleniriz. Doğum sonrası annenin lohusalık döneminde de birtakım yemek ritüelleri vardır.

Anne için doğumdan birkaç hafta önce dokuz çeşit baharat, bal, pekmez karışımından hazırlanan bir macun yapılır. Anne doğum yapmadan az önce bu macunla beraber hısım akraba hamama gidilir. Anne yıkanıp paklandıktan sonra macun annenin göbeğine sürülür, nazikçe masaj yapılarak göbeğe iyice yedirilir. Sonra dualar edilir ve biraz bekledikten sonra anne hamam tasıyla 41 adet başından aşağı su dökülerek yıkanır. Ardından evden getirdikleri yemekleri eğlenerek yerler ve evin yolunu tutarlar.

Lohusalık dönemi için hazırlanan macun daha sonra bebek hayırlamaya gelen misafirlere birer parmak halinde ikram edildiği gibi, üzerine su konularak kaynatılır ve anneye süt versin diye içecek olarak da sunulur. İsteyen misafirlere de üzerine ceviz konularak şifalı bir içecek ikramı yapılmış olur. Bu içeceğin adı ‘kaynar’ olarak bilinir.

Başka bir doğum geleneği ise, doğan çocuğun cinsiyetiyle ilgilidir. Eğer doğan çocuk erkekse doğum yapılan evin kapısı komşuları tarafından taşlanır. Çünkü erkek çocuk ‘gücün’ temsilcisidir.

Kapının taşlanması doğum yapan aileyi gururlandırır ve hemen kapıyı taşlayanlar içeri buyur edilir ve doğan erkek çocuğu için hazırlanan kuymak ikram edilir. Tabii, öncelikle sütü bol olsun diye anneye de yedirilir. Kuymak ikram edilen kapı taşlayıcıları anneye ve bebeğe hediyelerini verir ve mutlulukla evlerine dönerler.

“Kuymak çalınan çocuk daha değerli ve akıllı olur.”

Eğer bir doğumdan sonra o evde kuymak ikram edilmemişse muhtemelen kız olmuştur. Bazen de oğlan çocuğu büyüdüğünde eğer yaramazlık yaparsa ve hoşa gitmeyen bir hareket yaparsa, ‘zaten bunun kuymağı bile çalınmamıştı’ diye küçümseyici konuşurlar. Çünkü kuymak çalınan çocuk daha değerli ve akıllı olur gibi düşünülür.

Kuymak mısır unu, bulgur unu, irmik gibi şeylerden yapılır. Doğumlarda tatlı, daha sonraki zamanlarda tuzlu ve yumurtalı yapılır. Bir süre sonra bebek biraz büyüyüp diş çıkarınca da hemen diş hediği yapılır. Diş hediğinin olmazsa olmazı haşlanmış buğdaydır. Doğum yapan kişinin mali durumuna göre hediğin içine konanlar değişir. Hediğin en az yedi kapıya, mümkünse daha fazla kapıya dağıtılması bir sürü hayırlara vesile olurmuş.

Ayrıca, doğum yapan annenin yakınları hedik kaynatıldığında bir araya gelir ve bir eğlence düzenlerler. Çocuk ortaya oturtulur önüne bir sürü alet edevat konur. Ayna, bıçak, kalem, defter vs… Çocuk bu eğlence sırasında bu aletlerden hangisini alırsa mesleğini de seçmiş olur. Varsayalım kalem aldı, doktor ya da öğretmen; bıçak aldı, kasap; makas aldı, berber gibi…

“Al sana it dişi, ver bana kuzu dişi.”

Anne bu sırada hedikten bir parça alıp şekerli olarak çiğner ve çocuğun ağzına verirken şöyle bir tekerleme söylenir, “Al sana it dişi, ver bana kuzu dişi.” Bu yedi defa tekrarlanır ve böylece çocuğun diğer çıkacak dişlerinin daha güzel ve düzgün olacağına inanılır.

Diğer bir gelenek de çocuğun ilk adımını attığı gün yapılan köstek kırmadır. Konu komşuya haber verilir. Bir bez torbaya şeker, fıstık, muska, fındık ve biraz da ufak tefek oyuncaklar konulur. Mahallenin gençleri toplanır ve iki gruba ayrılır.

İlk adımı atan bebek kapı önüne oturtulur ve iki ayak baş parmağı gevşek bir şekilde pamuk ipliğiyle bağlanır. İki gruba ayrılan gençler ters istikamette koşarlar, eve kim önce ulaşırsa bebeğin ayağındaki ipi kırar (köstek kırma) ve torbanın içindeki hediyelerin çoğunu o alır. Tabii ki diğer arkadaşlarıyla da paylaşır. Bazen paylaşmayalar da olur ama ona hiç kimse iyi gözle bakmaz. Böylesi durumlarda bebeğin ailesi zaten diğer çocukları da düşünür ve onlara hediyeler verir.

“Ey insanlık! Dur ve dinle doğanın sesini.”

Biz insanlar sosyalleşme adına doğuma, büyümeye, düğüne, ölüme nice anlamlar yüklemiş, ritüeller üretmişiz. Bunları yaparken de hep doğanın bize bahşettiği gıdaları da kutsamış, onlara nice anlamlar yüklemişiz. Muhakkak ki doğrudur bu anlamlar, bilgelikle hissetmişizdir. Ama zannederim doğa da ihaneti hissetti ki ritüel sırası onda: “Ey insanlık! Dur ve dinle doğanın sesini.”

Arsızca üredik, çoğaldık, sosyalleştik, gelenekler ürettik, düğünler dernekler yaptık, eyvallah… Ama öyle bir gün geldi ki, kodlarımız belirlendi; mezhepçilik, fikirdaşlık, ırkçılık, bölgecilik, renk ayrımcılığı yapılmaya başlandı. Bu koca dünyaya sığmaz oldu insanlık. Duyarlı bir canlı olarak, kendi kısa tanıklığım bile insanlığın bu çılgın tüketme sürecine dair beni çok üzmektedir.

“İnsan düşünen varlıktır” diye övünür dururuz, ama keşke düşünen varlık olan insan biraz da dünyanın tüketilmesini engelleyecek bir şeyler düşünse. Bugün dünyanın her köşesinde açlık, yangınlar, kuraklık, savaşlar ve ölümler hüküm sürmekte. Ve bütün insanlık sadece su için, gelecekte var olmak için savaşmakta.

Ve ölüm. İnsanlık bunun için de doğayı ve gıdayı içine alan birçok ritüel üretti. Ama bugün dünyayı sarsan savaşlardaki ölümler için değildi bu ritüeller. Demek istiyorum ki, ‘insan doğar, büyür ve ölür’ ezberi bozuldu artık.

Yeryüzü sofrasının misafiri

Sevgili Victor Ananias’ı düşününce bütün bu düşünceler zihnimden gelip geçti… Victor, ‘doğayı tüketmek’ değil, ihtiyacımız kadar kullanmak ve paylaşmak üzerine kafa yormuştu.

Hatırladığım kadarıyla, Victor vegan besleniyordu. Çiya’da veganlara ve vejetaryenlere göre de yemekler olduğu için aralıklarla uğrardı. Ayaküstü çok sohbetimiz olmuştur. O sıralar işyerimizde destek amaçlı olarak Tarih Vakfı’nın çıkardığı kitapları, onların getirdiği küçük bir reyonla satıyorduk. Victor da burada Buğday Derneği aracılığıyla yayımladıkları dergiyi satmamızı rica etmişti. Memnuniyetle kabul ettim, çünkü onun ve arkadaşlarının çabalarının görünür olmasını istiyordum. Mekânımızda bunu yapabilmek beni mutlu ederdi ve etti de.

Victor ve arkadaşlarının ‘TaTuTa’ projesini geliştirdiğini, bunu hayata geçirdiklerini hatırlıyorum. Üretmek ve paylaşmak ve kazanmak üzerine iyi bir düşünce ve pratik olduğunu söyleyebilirim. Hatta kendisini proje doğrultusunda üretim yaptığı tarım arazisinde ziyaret etmiş ve fikir alışverişinde bulunmuştuk. Ürettiği ürünlerin bir kısmını işyerimiz için almayı teklif etmiştim. Fakat henüz o kadar üretim yapmıyorlardı.

Victor’u çok genç yaşta kaybettik. Şimdi onun ektiği tohumlar dünyanın daha güzel ve yaşanılır olması için birçok yerde yeşeriyor. O, yeryüzü sofrasından ihtiyacı olan kadarını alıp karşılığını fazlasıyla verendi. Ruhu şad olsun.

Yazı: Musa Dağdeviren