Acılı, hormonlu ve radyasyonlu

Brüksel’den dönüş yolumda havaalanında yazıyorum bu sefer…

Brüksel’de birkaç günde Buğday gibi bir kurum için ne yapılabilirse yaptım. AB komisyonu, milletvekilleri, tarım grubu başkanı dahil, ilgili sivil toplum kuruluşları, pazarlar, ekolojik ürün dükkânları, Türk mahalleleri, kahveleri, vakıfları, ibadethaneler, parklar… Hepsi ile bir şekilde iletişim kurdum, yeni dostlar edindim, paylaşımlar, işbirliği niyetleri doğdu, oldukça yorucu, yorduğu kadar da umut ve kuvvet veren bir zaman dilimi oldu bu bir hafta.

Haftanın sonunda dev binalar, görkemli teknolojilerle donatılmış cam cepheli gökdelenler, AB başkenti damgası altında yaşayan insanlarda bir ayrıcalık göremedim. Genelde memnuniyetsizlik, bıkkınlık, çok fazla alışkanlıklar ile yaşamaya odaklanmışlık, umutsuzluk var. Söylem de aynı genelde, “Başka yolu yok, demokrasi yerleşecek, AB genişleyecek, insan yaşamı daha değerli olacak ve daha fazla güvence altına alınacak, ekonomi her şeyin başı…” söyleyenler bile inanmıyor ağzından çıkana. Ama bir sürü çabalayan insan var, değişime inanan, yaşamın bütünlüğünü o veya bu şekilde hissettiğini yaptıklarına yansıtan, azınlık gibi ama çok etkili kişiler.

Dün akşam uçağımı kaçırdım birkaç yanlış yönlendirme yüzünden, sonra gece başka uçak yoktu havaalanındayım yaklaşık on saattir, iki saat sonraya bir uçak bulabildim biraz önce. Bir sürü insana başvurdum, Derneğin ya da benim verecek ekstra paramız olmadığından fazla seçeneğim yoktu İstanbul’a dönmek için. İletişim imkânları son derece sınırlı ve her şey ateş pahası, yorgunum, pilim bitti, derken telefon kartı aldığım kişiye çok teşekkür etmek geldi içimden, çok güleryüzlü davrandı, telefonun ve internetin çok pahalı olduğunu söyledi, ama havaalanında dükkânını yürütebilmek için mecburmuş, doğrudur. Ben de kendisine yaşamı oldukça zorlaştırdığımızdan ama tersi için çalışan insanların varlığından bahsettim, Buğday’ı anlattım, gördüm ki gözlerinde aşk uyandı, o da Buğday’a katkı olarak dükkânında bedava internet kullanabileceğimi, istediğim kadar oturabileceğimi söyledi, son dergimizi aldı bir Türk arkadaşına vermek için, memnun olduğunu hem söyledi hem ifade etti. Sonra bütün işler yolunda gitti yeniden; uçuş bulundu, iletişimler kuruldu, ben kendime geldim.

Kişisel paylaşım kısmını uzattığımın farkındayım, başından da belli oluyor zaten, ben olsam okumazdım buraya kadar böyle bir yazıyı, bir sürü kişinin de okumamış olmasını umuyorum zamanını çalmamış olmak adına!

Ama buraya kadar getirdim, son noktasını da koyayım içimden gelen, dileyip de okuyanlara. Burada on sene sonra tekrar karşılaştığım bir arkadaşım, çok az yemek yiyerek, hormonlarını, yaydığı ve aldığı radyasyonu (ışın-enerji demek istiyordu herhalde) dengeleyerek ve yaşamın acılarını da kabul edip motivasyon olarak kullanarak yaşıyormuş üç yıldır. Bir an delirmiş mi acaba diye düşündüm. Sohbet ettikçe oldukça güçlü, zihninin gayet yerinde olduğunu ve paylaştıklarında tam anlamasam da bir derinlik olduğu kanısına vardım. Hesap etmediğimiz, hormonlarımızın işleyişini kontrol ederek, yaşamın bize göre “acıları”ndan, çevredeki enerjilerden, radyasyondan gıda olarak faydalanır, benzer bir radyasyon yayar ve başkalarının hormonları üzerinde benzer olumlu etkiler yaparsak nasıl olur acaba diye düşünürken, havaalanındaki tecrübelerimle biraz paralel geldi yazdım, silmesi kolay, belki içinde bir şey vardır, ben de okuyacağım daha sonra yeniden.

25 Mayıs 2005