Doğal ürün dükkanları

Bundan yaklaşık 14 yıl önce Bodrum Pazarı’nda açtığım ilk pazar tezgâhında adaçayı, fırınlanmış susamlı incir, Makbule Teyze’nin peksimetleri ve tam pirinç sattığım günlerde, doğal ürünlere ilginin ve bilinçli yaşama isteğinin bugünkü yoğunluğuna gelebileceğini hayal bile edemezdim. İstanbul’da yaşayıp bu kadar çok insanla böylesine yoğun bir tempoda, çok yönlü işler yapacağımı düşünmezdim bile… Ama bugün düşünmediğim ve hayal etmediğim çok güzel gelişmeler yaşarken şaşırmıyorum da… Çünkü insanlar bugün tüketim alışkanlıklarını, beslenme tarzlarını, doğanın ve kendi sağlıklarının yitip gitmesini sorguluyorlar; onlara sunulan pratik çözümler ile ilgilenmeye başlıyorlar. Bugün Türkiye’de ve dünyada birçok insan bunun göstergesi olarak ihtiyaçlarını doğal ürün dükkânlarından, ekolojik –adil ticaret belgesi taşıyan– ürünler arasından seçerek karşılıyor ve ilgi her gün bu yönde artıyor. Peki bu, aradığımız gerçek çözüm mü? Doğa, çevre, sağlığımız, bu dükkânlarla kurtulacak mı? Kesinlikle hayır! Şu anda doğal ürün dükkânları ancak, bilinçli yaşama dönüşte yeni inşa edilmekte olan köprüler olabilir, o da bugünkü gibi sürekli gelişmeye devam ederlerse…

Bu noktada önce Türkiye, sonra da dünyadaki doğal ürün satan dükkânlardan örnekler vermek ve kısa hikâyelerini paylaşmak istiyorum sizlerle… Amacım, şu anki durumu net bir şekilde ortaya koyarak, hayatta pratik olarak bu işlerde ne noktada durabileceğiniz konusunda (tüketici ya da hizmet veren olarak) fikir edinmenizi sağlamak.

Pazar tezgâhı deneyimim ertesinde, Bodrum’da ilk ciddi ticari atılımım olan Başak Doğal Ürünler Dükkânı ve Natur Cafe’yi açtığımda Türkiye’de ne ekolojik ürünler vardı ne de böyle bir şeyi arayan ve soran. Benim tanıdığım, bildiğim Balıkpazarı’nda, zengin bir aktar olan BÜNSA vardı. O zamanlarda gittiğim ülkelerdeki dükkânları, Almanya’daki Reformhaus’ları, Naturkost’ları, İngiltere’de, Belçika’da yaygınlaşmakta olan yerleri gördükçe Türkiye’deki imkânlarla neler yapılabileceğinin hayalleri ile yanıp tutuşmaya başlamıştım bile. İlk iki yılda dükkânımı geliştirip yine Bodrum’da, ürün satışını yaşam tarzı eğitimi ile bütünleştirmeye çalıştığım “Buğday Vejetaryen Restoran ve Kültür Merkezi”ni açtım. En büyük desteği, ürünleri ve bilgiyi çevredeki köylülerden, o dönem BÜNSA’nın başında olan, şu anda Beşiktaş’ta Kırk Ambar’ı işleten Bahri Kılıç’tan, sevgili Müheyya İzer’den, idealist babamdan, yakın birkaç dost ve Bodrumlu ilk müşterilerimden aldım.

Seyahatlerimde gördüklerim çok güzel, zenginleştiren deneyimler olmakla birlikte, hiçbir zaman Türkiye koşullarına aynen uygulanabilecek örnekler olmadı benim için. Yine de küreselleşmeye başlayan bazı kavramlar, örneğin “ekolojik sertifikalı ürün”, tabii ki bize Batı’dan aynen geçecekti. Başta çok sıcak bakmasam da, geçiş döneminde kesin gerekliliğine inanarak, bugün ekolojik tarımın ve ürünlerinin en büyük savunucularından biri oldum.

İlk olarak bundan dört yıl önce, “ekolojik” ürünlerden birkaç çeşidini, Bodrum’da Buğday Restoran’da sattık. 14 yıldır ihracat yapan üreticiyi, hayali bir iç piyasaya yöneltmek ve “Her şey zaten doğal değil mi?” diye şaşkınlıkla soran tüketiciyi eğitmek, o günlerde de şu anki gibi zamanımızın ve enerjimizin büyük bir kısmını alıyordu. Fakat bizi ilk endişeye düşüren konu bu olmadı. Zarar ederek sattığımız, yediğimiz ekolojik üzümü, bir gün bir müşterimiz Bodrum’da yeni açılan bir süpermarketten aynı ambalajda, aynı marka ile, bizim toptan alışımızdan daha ucuz bir fiyata almış ve bozulmuştu bu işe… Üzüldük… Ürünün, bu işin tanıtımını, önemini vurgulamayı, başkalarının yaşamlarına sokmayı hedeflediğimiz koca projenin kaynağı olmasını hayal ettiğimiz gücü kaybetmiştik, ona üzüldük. Çabalamaya devam ettik. Her gün yeni üreticiler, yeni ürünler, yeni tüketicilerle bazen zor, ama genelde verimli ilişkiler kurduk ve bugün yapmakta olduğumuz gibi geliştirdik.

Şu anda Türkiye’de ekolojik ürünlerin satışının gerçekleştiği 50’yi aşkın ihtisas dükkânı ve pek çok süpermarkette de ekolojik (organik) ürün reyonları var ve bu sayı her gün artıyor. Bizler dileyen herkese elimizden gelen yardımı yapıyor ve ilişkilerimizi, kendimizi geliştirmeye uğraşıyoruz. Hiçbir şeyin sahibi, en büyüğü olma hırsı taşımamakla birlikte dileğimiz, Türkiye’deki “ticari” projelerin ahlâka bağlı yürümelerine, “idealist” projelerin de ticari olarak başarılı olmalarına elimizden geldiğince destek olabilmek!

Yurtdışında ise ekonomik durumlarına göre “gelişmiş” tabir ettiğimiz ülkelerde bu konunun pazarı çok gelişmiş ve hızla gelişmekte. Aynı hızla olmasa da gelişmekte olan ülkelerde de bu konu son yıllarda hayli hareketli.

Sayfalardaki fotoğraflı örneklerin Londra ve Prag’dan olmasının sebebi, bu yazıyı hazırladığım sırada bu yerleri ziyaret etmiş olmam. Bu iki yer, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki hareketi tam olarak yansıtıyorlar. Ancak, bence asıl sorun, gelişmekte olan ve hatta gelişmekte bile olmayan bölgelerde. Onlar bu işte kaderleri ile baş başa. Londra’da Ashoka Vakfı’nın toplantısında tanıştığım, ülkesinde bir sivil toplum örgütünün kurucusu Nijeryalı Victoria, bizim projelere gıpta ile bakarak kendi ülkesindeki çevresel, siyasal ve ekonomik koşulları anlatınca, kendimi “Dünyayı kendi çıkarları için -ekolojik tarafından- sömüren, çöküş dönemine girmiş bir imparatorluk halkından biri” gibi hissettim.

26 Şubat 2004