Sürdürülebilir tarım ve gıda güvenliği (Forbes dergisi)

Öncelikle sürdürülebilir tarımı nasıl tanımlamak gerekir? Sürdürülebilir tarım denince organik tarımdan farklı olarak aklımıza neler gelmeli?

Sürdürülebilir tarım kavramı belli bir mevzuatı, standardı olan bir tanım değildir. Her kurum kendisine göre yorumlayabilir sürdürülebilirliği. Örneğin Buğday Derneği için sürdürülebilir tarım, ekoloji, sağlık açılarından ve sosyal olarak uzun vadede etkisi ile ölçülebilir. Yani üretimin tüm aşamalarında doğaya geri dönüşü olmayan hiçbir zarar verilmemesi (kalıcı kirleticiler, su ve toprak kalitesinin bozulması, iklim dengesinin bozulması, biyolojik çeşitlliliğin azalması, vs), insan sağlığı üzerinde hem üretim hem de tüketim süreci ile olumsuz etkinin yaratılmaması (kısa ve uzun vadede zehirlenme, organların işlevlerinin olumsuz etkilenmesi, imün sisteminin zayıflaması, kanser gibi beslenme-kimyasal etkisi ile oluşan hastalıklar, bağışıklık sisteminin zayıflaması, vs) ve gerek üreticilerin yaptıkları iş sonucunda refah ve yaşam kalitesinin gerekse tüketicilerin ve tüm toplumun sağlıklı gıdalara ulaşımı konuları güvence altına alınması gerekiyor. Bir çok ticari girişimde bu öğelerin hiçbirinin sağlanmadığı durumlarda dahi “iyi tarım, sürdürülebilir tarım” gibi kavramların kullanıldığını görüyoruz bu yüzden toplumun bu terimlere güvenmemesi gerektiğini, legal karşılığı olan standartları talep etmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Ekolojik tarım (Kanunlarımızda “organik” ve “biyolojik” terimleri ile eş anlamlı olarak tanımlanmıştır) ise Türkiye ve dünyanın bir çok ülkesinde mevzuat (Kanun ve yönetmelikler) ile tüm koşulları belirlenmiş, denetim mekanizması kurulmuş ve sürekli gelişen, genişleyengerçek bir  standarttır. Ekolojik tarım ilk geliştirildiği günden beri sivil hareketlerin ve sosyal sorumluluk merkezli inisiyatiflerin vizyonu doğrultusunda sürdürülebilirlik ve gelecek kaygısı taşıma ekseninde toplum duyarlılığını geliştirmek ve pratik çözüm getirmek için var olmuştur. Sektör de bu doğrultuda gelişim içindedir. Ekolojik tarım kitleselleşirken dahi, sürdürülebilirliği temsil eden adil ticaret (fair trade) gibi sosyal ve diğer alanlardaki sürdürülebilirliği destekleyen sistemler ile paralel gelişmeye devam etmektedir.

Türkiye’de son günlerde sıkça karşımıza çıkan iyi tarım, doğal ürün, köy ürünü gibi kavramlar dahil, Ekolojik tarım sistemi-logosu-sertifikası dışında hiç bir legal ve güvenli sağlıklı ürün standardı bulunmamaktadır.

Türkiye’de gıdanın geleceği sizce neye bağlı? Organik tarım mı, biyoteknoloji mi, genetik mi, vs…

Türkiye gibi ekolojik sistemleri ve üretimleri destekleyen coğrafi, biyolojik, kültürel, sosyal çeşitliliğe sahip bir ülkede bu avantajlara ve artan ekolojik ürün talebine rağmen hiç talebi olmayan, kirleten teknolojilere yönelmek bu ülkenin bağımsızlığını elimizle teslim etmek ve hem kendi hem dünya mirasına ihanet etmiş olmak olur. Türkiye’de gıdanın geleceği bizim ülke olarak gerçekçi, bilimsel ve uzun vadeli politikalar ile doğa dostu üretim tüketim zincirlerini benimsememize bağlı. Ekolojik üretim bu gün sadece başlangıç noktasındadır. Bu konunun var olan kaynak, tecrübe ve imkanlar ile çok hızlı ve planlı bir biçimde geliştirilmesi gıda güvencesi ve güvenliği açısından elzemdir.

Türkiye tarımı GDO teknolojisine muhtaç mı sizce? Yoksa doğal üretimimiz ihtiyacımızı karşılayabilir mi? Bunu bize rakamlarla açıklayabilir misiniz?

Türkiye’de tarım GDO teknolojisine “karşı” olmaya muhtaç. Yoksa elimizdeki bir çok değer ve avantajı, rekabet etme gücümüzü yitirmemiz işten bile olmayacaktır. Çok yakın bir zaman öncesine kadar Türkiye’nin kendine yeten üretime sahip 7 ülkeden birisi olduğu okullarda bize anlatıldı, bilimsel olarak hesaplandı. GDO olmadan bu koşulları sağlamış bu ülke için GDO – doğal üretim karşılaştırması adına çok fazla rakama, yeni araştırmaya ihtiyacımız yok. Çünkü nüfus artışı ve ekonomik büyümemizin gelişim oranı sonucunda biz bugün hala kendi kararlarımızı verebilecek konumumuzu korumaktayız. Basit bir hesaplama ile Türkiye’de ortalama bir küçük üretici 5 ailenin gıda ihtiyacını karşılayacak üretim yaparsa hem %20 civarıdaki kırsal nüfusun refah ve istihdam sorunu kalmaz hem de emek yoğun sağlıklı üretimleri güvence altına almış oluruz. Türkiye’nin tüm ihtiyacını karşılayabilecek böyle bir kırsal nüfus halihazırda mevcut ve tek ihtiyaç bunun planlama-destekleme ve denetlemesi iken, AB ve diğer dış politikalardan etkilenerek hesapsız bir şekilde kırsal-toprak tecrübesine sahip nüfusumuzu gözden çıkartır ve şehre, işsizliğe, yoksunluğa göçünü dikkate almazsak büyük bir çıkmaz ile karşı karşıya kalacağız her ihtimalde. Bu yolla oluşacak sosyal ve ekonomik çöküntüyü ne AB, ne ekonomi, ne de siyaset çözebilir.

Yukarıdaki sorumla bağlantılı olarak Türkiye’de yeni yeni üretilmekte olan organik gübre vs. girdilerin maliyetli olmaması nedeniyle talep görmediği doğru mudur?

Sorunuzda pisikolojik bir etkiden bahsediyorsunuz. Bu ancak küçük çapta doğru olabilir. Sonuçta çiftçi gözünden akıllıdır, iyi örneğin uygulamasını görür ve inanır.

Önemli olan doğru girdilerin doğru bilgi ve örnek uygulamalar üzerinden tanıtılması ve kullanımlarının yaygınlaştırılmasıdır. Her halukarda ekolojik tarımsal girdi miktar ve çeşitliliği için daha Türkiye’de yapılacak çok iş ve imkan var. Bu da yeni yatırımcılar için dikkate alınması gereken, planlı ve programlı bir şekilde bilimsel araştırmalar paralelinde gelişmesi gereken bir sektörel alan. Son yıllarda bir çok yeni ilaç ve bitki besleme materyalinin ülkemizde üretilmeye başlandığını ve fiyatlarının gittikçe daha uygun hale geldiğini biliyoruz.

Biyoteknoloji ve genetik 40 yıl önce ortaya çıkmış yeşil devrime yeni bir boyut kazandırabilir mi? Bu konuda Türkiye’de yapılan çalışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Otomobil ilk üretildiğinde ulaşımın demokratikleşmesinin aracı olarak çok büyük beğeni gördü. Daha sonra üretim ve kullanım arttıkça endüstri, yollar, araç kullanımı ve buna bağlı fosil yakıt tüketimi arttı. Bugün bu konuda talebin artması ve ekonomik olarak sistemin kendini büyütüyor olması dünyanın sonunu getirebilecek bir karbondioksit emisyon salınımının en büyük sebeplerinden biri ve yollar, endüstri doğa üzerinde büyük baskı yapıyor. Buna rağmen biz araba üretim ve kullanımının yaygınlaşmasını hiçbir şekilde kısıtlayamıyoruz.

Bir başka örnek tarımda DDT adlı kimyasalın yıllarca çok faydalı bir girdi olarak kullanımından sonra risk ve olumsuz sonuçlarının anlaşılıp dünyada tamamen yasaklanması. Türkiye’de köylerde uzun yıllar önce yasaklanan bu kanserojen-zararlı madde çok yakın zamanlara kadar kullanıldı ve bazı ülkelerde kullanımı halen sürüyor. GDO bu iki örnekten dahi çok daha vahim sonuçlara sebep olan bir teknoloji. Gen zincirinin bozulması ve doğaya tanımsız, doğal dengeleri ne şekilde etkileyeceği hiç bilinmeyen genlerin salınımı geri dönüşü ya da kontrol edilmesi tamamen imkansız bir müdahale. Genetik bilimi ancak tamamen kontrol altında, tıbbi amaçlar için, laboratuvar koşullarında kullanılabilecek bir teknoloji, kontrolsüz olarak doğada-tarlada olmasının riskini alma lüksümüz yok. Bugün bütün dünyada, AB pazarında bilgi sahibi tüketici GDO ile üretilmiş gıdayı reddederken ve her gün daha fazla ekolojik ürünü talep ederken bu alanda yatırım yapılması hem politik hem ekonomik hem de soyal açılardan yanlış bir karar olur. Zaten hükümet de bu yönde sivil toplum kuruluşlarının uyarılarını dikkate alarak GDO’lu yem ve gıda maddeleri ile ilgili yeni çıkarttığı yönetmeliğin kontrol etkisini artırmak adına hemen müteakip bir düzeltme yönetmeliği çıkartmıştır. Şimdi de GDO’ların tarımsal üretimlerini tamamen yasaklayan ve bilimsel kullanımını tanımlayan biyogüvenlik yasasının taslağının yayınlanmasını bekliyoruz heyecanla.

Sizce bilim tümüyle besleyici bir gıda üretebilir mi?

Doğanın bilimi; bütün doğal döngüleri hesaba katarak her an milyarlarca dinamik yapıyı bir arada işleten mükemmel bilim zaten milyonlarca yıldır bunu yapıyor. İzin verirsek ve doğanın bilimi ile savaşıp kendi hayallerimiz uğruna onu kontrol etmek gibi hedeflerden vazgeçip yeniden doğayı, yaratılışı anlamaya yönelirsek biz de o bilimin kaşifleri,
faydalanıcıları olmaya devam edebiliriz. Ama GDO’lar gibi doğanın döngülerini  geri dönülmez biçimde bozan girişimleri bilimsel gelişme olarak kabul edersek aynı bilimin yaratılan sorunları çözemeyeceği kesin. Çağımızın önemli bilim adamlarından Einstein “sorunları yarattığımız düşünce şekli ile çözümleri üretemeyiz” demiştir.

Türkiye’nin yurtdışına bağımlı olduğu belli başlı ürün grupları var. Bunlar çok uzun bir yol katederek aslında Türkiye ulaşıyorlar. Bu esnada harcanan karbon salımı vs. yi düşünürsek ne kadar doğal olursa olsun ürünlerin çok da çevreci olduğundan bahsetmek mümkün değil galiba? Buna katılır mısınız? Bu konuda bize örnekler verebilir misiniz?

Türkiye’nin yurtdışına bağımlı olduğu çok sayıda ürün ya da tarımsal girdi yok ekolojik sistemde. Hatta bugün sınırları kapatsak çok zarar görmeden hem sağlıklı üretimi sürdürebileceğimiz hem de güvenli gıda üretebileceğimiz tek sistem ekolojik tarım. Konvansiyonel, ekolojik olmayan sistemlerde ise gübre, kimyasal mücadele ilaçları ve tohum dahil bir çok tarımsal girdide dışa bağımlıyız. Bu da ekonomik ve sosyal etkileri açısından çok önemli bir gösterge. Kısa vadede üretim miktarının artması gibi etkileri olsa dahi dışa bağımlı ekolojik olmayan üretimlerde risk faktörleri çok fazladır.

Ekolojik sistemleri daha da geliştirmek ve dış ticarette özellikle son dönemde bozulan tarımsal ihracat – ithalat dengelerini olumlu yönde etkileyecek noktaya getirebilmek için rekabet şansı olan pazar odaklı üretim planlamasını savunuyor ve destekliyoruz. Bunun dışa bağımlı hale gelinmeden yapılabilmesi için ekolojik tarım ile ilgili bilimsel araştırmalara önem verilmesi gerekiyor. Avrupa’da bu iş için yeni bir araştırma platformu kuruldu (TP Organics) ve Buğday Derneği bu platformun paydaşı. Uluslararası ticarete karşı değiliz, buna ihtiyaç var günümüzde. Lakin tabi ki ekolojik açıdan en iyisi üretim-tüketim mesafesini elden gelen en az uzaklıklarda tutmak. Her ne kadar İstanbul gibi kalabalık bir metropolü kendi yakın çevresinden doyuramasak da Anadolu’da birçok kent, kasaba yakın çevresinden büyük ölçüde beslenme şansına sahiptir.

Bu arada her halükârda ekolojik sertifikalı ürün nerede üretilmiş olursa olsun doğaya daha az zarar vermiştir, uzaktan getirilmiş olmasının ürünün ekolojikliği ile bir alakası yoktur. Ürünün ne kadar uzaktan ne yolla geldiği ayrı bir hesap konusudur, bunu ekolojik olsun ya da olmasın ayrıca dikkate almak çok önemli. Ama malesef konvansiyonel ürünlerde ürünün nereden geldiğini bilemediğimiz için tüketiciler olarak bu hesaplamayı yapmamız imkansız. Ekolojik üretimde ise her bir ürünün nereden geldiği hatta üreticisi kayıt altındadır ve tüketici isterse bunu da dikkate alabilir alışverişinde doğayı daha çok koruyabilmek adına. Örneğin konvansiyonel bir domates Tokat, Zonguldak, Silivri, Antalya, herhangi bir yerden gelmiş olabilir, kesin olarak bilemeyiz. Ekolojik domatesi ise çok çeşitli olsa dahi her birinin geldiği yöreye göre seçmemiz mümkündür.

(Forbes Dergisi)