Victor’un ardından: filiz

Zeytin ağaçlarıyla çevrili ufak bir bahçe. Toprağın üstü ağaçların gölgeleriyle benekli. Güneş orada bir yerde, şu ağaçların hemen arkasında. Ama gölge de var be, mis gibi. Hem sıcak hem de serin hava. Kuşlar ötüyor etrafta, ufaktan bir rüzgâr var hafiften terlemiş ensende hissettiğin…

Ve Victor ortada, patlıcanların dibini temizliyor. “Herşey emek ister. Bu patlıcanlar da emek istiyor işte. Havalandırmak lazım diplerini, bu toprakların sebzesi değil ya. Sonra su vermek lazım yazın.” diye anlatıyor usulca bir yandan da.

Her sözü yüreğimi açıyor acıtmadan. Kabukları kırılıyor, kalkanları paramparça oluyor benliğimin. Onu öyle gördükçe toprağa çömelmiş çalışır ve dinledikçe anlattıklarını ve birkaç saniyeliğine de olsa buldukça kendimi o bahçede, yalanım kalmıyor ki kulağıma fısıldayacak. “Her ilişki emek ister, birbirimize emek göstermemiz lazım diye düşünüyorum.” deyişini canlandırıyorum gözlerimin önünde. Görüntüsü bulanıyor geçmişimin gözyaşlarıyla, sesi kayboluyor geleceğimin patırtılarında.

“Herşey emek ister”

“Çok fazla söz var… Ama artık yüzyüze değiliz çoğu zaman. Yaptığımız işlerin çoğu bizi hayattan koparıyor, bilgisayar başına oturtuyor çok fazla.”

Bodrum pazarındaki tezgâhından başlayıp Buğday Vejetaryen Restoran ve Kültür Merkezi’ne genişleyen, oranın mahsulü olan Buğday Dergisi’nin saçtığı tohumlarla yeşeren Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin meyveleri TaTuTa ve ekolojik pazarlara kadar uzanan kocaman bir hikâyesi var Victor’un ekip emek verdiklerinin.

Ekoloji, doğal yaşam ve toprak kültürünün, aynı dünyanın geri kalanı gibi bu toprağın da insanından koparılmaya çalışıldığı zamanlardı, emek istiyordu hayaller. Hakikat, her zamankinden fazla emek istiyordu.

Victor Bodrum pazarındaki tezgâhının ardından eski bir Rum evini kendi emeğiyle restore edip “Buğday Vejetaryen Restoran ve Kültür Merkezi”ni kurdu. Bu sıcak mekân Türkiye’de türünün ilk örneğiydi. Ekolojik yaşam ve tarım konularında Türkiye’de yeni bir çığır açacak “Buğday” dergisini de 1996 yılında eliyle yazıp fotokopiyle çoğaltarak burada çıkarmaya başladı. “Buğday” çevre sorunları, ekolojik yaşam, sürdürülebilirlik, organik tarım, vejetaryen ve vegan yemek tarifleri, meditasyon ve ruhani barış gibi konularda hem teorik hem de pratik bilgilerin bulunduğu bir nevi fanzin olarak başladığı yayın hayatına giderek büyüyerek ve daha fazla insana ulaşarak bugün de hâlâ devam ediyor.

Elini toprakla buluşturup çamurla sıvamaktan hiç vazgeçmeden yaptıklarını İstanbul’a da taşımak, daha fazla insana ulaşmak istedi Victor. “Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği” 2002 yılında resmi olarak kuruldu ve kısa sürede Türkiye’de bu konudaki en önemli sivil toplum örgütü haline geldi. Bunun dört temel nedeni vardı diyebiliriz: Victor’un hem teorik hem de pratik anlamdaki bilgi birikimi ve deneyimi; bu değerlere baş koyan birçok güzel, azimli ve birikimli insanın hızla Buğday çatısı altında bir araya gelmesi; ekolojik yaşam ve tarım konularının Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmesine rağmen bu konuda yeterli girişimin olmaması; ve belki de en önemlisi, derneğin aktivitelerinde teori ve pratiğin çok başarılı bir dengeyi yakalamış olması.

Bahsettiğimiz bu son nedeni biraz açalım. “Buğday” bir yandan uluslararası konferanslara aktif biçimde katılıyor, bir yandan Türkiye’de konunun uzmanlarını bir araya getiriyor, bir yandan da bir ayağını sürekli kırsalda tutarak köylülerle toplantılar, eğitimler, projeler düzenliyordu.

Bu yoğun emeğin bir sonucu olarak 2003 yılında “Birleşmiş Milletler Çevre Programı” Buğday Derneği’ne maddi destek vermeye başladı. Dernek aynı yıl BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Türkiye İstatistik Kurumu arasındaki görüşmeler için de bilgi ve danışma hizmeti verir hale geldi.

Victor ve arkadaşlarının yoğun emekleri ve geniş vizyonlarıyla aynı yıllarda Türkiye “eko-turizm” kavramıyla tanıştı, hem de son derece bütüncül ve çığır açan bir projeyle: TaTuTa. Türkiye’nin dört bir köşesindeki köylerden ekolojik ve tarım turizmiyle ilgilenen çiftlikler, köylü aileler seçildi. TaTuTa sayesinde şehirli insanlar bu çiftliklere ister bedeli karşılığı turizm amaçlı, ister belli sürelerde karın tokluğuna çalışarak çiftlikteki işlere yardım etmek ve organik tarımı öğrenmek amacıyla gidebilir oldu. Buğday bu projesiyle hem BM’den hibe aldı hem de uluslararası eko-turizm ağlarının Türkiye temsilcisi
haline geldi.

Benim de üyesi olduğum 80′li kuşakların ekolojiye ve kırsalda/doğada yaşama olan ilgileri artıyordu aynı yıllarda. Neoliberal dünyanın parıltılı sahteliğinin birdenbire üzerimize boca ediliverildiği bir dönemde çocukluğumuzun 3-5 yılını da olsa kurtarmayı başarmıştık. 20′li yaşlarımıza girerken de, o veya bu nedenle, o veya bu şekilde, doğal bir hayatın, sade bir hayatın özlemi bir yerlerden çıkarıveriyordu başını. Aynı filizlenen birer tohum gibi, ruhumuzdaki betondan önyargıları çatlatıp kendine yer açıyordu saflık ve gerçeklik arayışlarımız.

TaTuTa tam da bu yıllarda geldi. Özellikle genç neslin muhabbetinde konu ne zaman “Böyle dünya mı olur, böyle yaşam mı olur, böyle yalan mı olur?” dertleşmelerine gelse, TaTuTa’nın ismi anılırdı birilerince. Sağlam bir derdimizin olduğuna inandığımız bir ülkede, aynı dertten muzdarip bir yek biz olmadığımıza kanıttı Victor ve Buğday ve TaTuTa.

Kahraman olmayan kahraman

“Aklımı yitirdiğimi düşünen de oluyor, yaptıklarımı örnek alan da. Benim için pek önemi yok açıkçası, İnandığım için yapıyorum, insanların onayını almak için değil…”

Bir an geldi, Victor Buğday Derneği’ndeki görevlerinden ayrıldı. Dostlarından Nuri Özbağdatlı’nın Victor’un ölümü ardından söylediği gibi, “Birşey yaparsa iyilik için yapardı Victor.” Buğday yeni bir yapılanmaya gitse iyi olacaktı, Victor’un kalbinden geçenlerin Bodrum’un bir köyünde ya da hallice bir arkadaş grubunda uygulanması başka şeydi, ulusal çapta bir sivil toplum örgütünü ileriye taşımak başka bir şey. Gönüllülük esasına dayalı bir oluşumun parçası olup da Victor’un Buğday’a 2007 Mayıs’ında yazdığı mektubu okuyan herkes farkedecektir: Belli ki bir iletişim yumağı vardı içinden çıkılamayan Buğday’da… Yılların yorgunluğu, alınan sorumlulukların ağırlığı, kötü niyetle söylenmese de ağızlardan çıkan her bir ters lafın kurşun olup oturması yüreklere…

Victor, Buğday’ın en yorgun adamı, ayrılırken küskün olsa, başkalarını suçlasa, kendisine yapılan haksızlıkları anlatsa, hayalkırıklıklarını paylaşsa, kimse dönüp de birşey demezdi herhal. “Haklısın Victor”dan başkası gelmezdi dillerin ucuna. Buna rağmen kimseye kırgın olmadan, “Hata bendedir mutlak” diyerek “hayrına” ayrılıyordu yıllardır parça parça büyüttüğü Buğday’ın başkanlığından. “Ben bunu da çözemedim, şunu da. Bak onu da beceremedim” diyerek yapmaya henüz zamanının yetişmediklerini anlatıyordu mektubunda, kısacık yıllara sığdırdığı mucizeler sanki hiç gerçekleşmemişçesine.

Sonra birşeyler oldu, Victor ayrılamadı. Buğday Victor’u bırakmadı. Victor toprağa düşene kadar da bırakmayacaktı.

Aynı yıllarda yeni bir proje daha başladı Victor’un önderliğinde: %100 ekolojik pazarlar. Buğday’ın ESAS’lı (Ekolojik, Sağlıklı, Adil, Sürdürülebilir) Üretim ve Kullanım Döngüleri programının bir parçası olarak ilk pazar Feriköy’de açıldı. Türkiye’de bir ilkti. Bunu kısa süre içinde Kartal, Beylikdüzü, Bakırköy ve Samsun’da açılan pazarlar izledi. Kimisi bilerek kimisi bilmeden, çoğunluğu da meraktan yolunu ekolojik pazara düşürenler Victor’u daha kuşluk vaktinde görürlerdi dinç ve neşeli. Tezgâhların arasında dolaşır, tanıdık-tanımadık her rastladığıyla en azından o sıcak ve perdesiz bakışlarını, pek muhtemelen de sarmalayan muhabbetini paylaşırdı.

Bir teyzem var benim, misal… Kartal’daki ekolojik pazarın müdavimi, istisnasız tüm gıda alışverişini oradan yapacak kadar. Onu ekolojik pazara bu denli alıştıran biraz güzel aşla biraz gençlik anısıysa köyden kalma; hiç tanımamasına rağmen boynuna sarılıp “Bir öpeyim seni yavrum” dediği Victor’un gözlerinde gördüğü ışıktır biraz da.

“İnsanların hayatında fark yaratmanın, yaşamlarını değiştirmenin hazzından başka ne isterim?” diye sorar dururdu Victor.

Sözünü ve aşını, malını ve feryadını, aşkını ve pişmanlıklarını olduğu gibi, düşünüp tartmadan paylaşabildiğin yoldaşlarla hayallerin için keyifle mücadele etmek; bir de bu emeklerinin karşılığını, insanların yaşamında yarattığın değişimi en yakından görmek, duymak, bilmek…

Daha fazla ne ister ki bir insan hayatta? Hele hele Victor, başka ne ister ki?

Velhasıl şanslı adam Victor. Çok şanslı. Ardından dökülen gözyaşlarının sonunun hep bir gülümsemeyle, bir umutla, bir “Çok güzel yaşadı be!” sevinmesiyle bitmesi ondandır.

Durukan Duru (Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır)