Şehirde yemek

Geçtiğimiz hafta Buğday adına Çek Cumhuriyeti’ne yaptığım bir seyahat sırasında hareketli ve verimli bir üç gün geçirdim. Her zaman olduğu gibi toplantı dışında da boş vakitlerde bir sürü dostum oldu. Ekolojik dükkânları, bir toptancıyı ve bir de büyük ekolojik üretim, eğitim ve araştırma çiftliğini ziyaret etme fırsatım oldu.

Seyahatimi ya da toplantıyı aktarmayacağım, yediklerim içtiklerim ile ilgili bir noktadan bahsedeceğim. Uçakta giderken bir şekilde Türk Hava Yolları ile uçuşu gerçekleştiren Çek Havayolları arasındaki iletişim sorunundan dolayı daha önceden ısmarladığım bitkisel yemeğim gelmedi, yanımdaki bir elmayı yemekle yetindim. Hostesler de çok da uğraşmak istemediler zaten.

Otelde yemeğin toplantı programına dahil olup olmadığını uzunca bir süre tartıştıktan sonra önüme son derece tatsız ve isteksiz yapıldığı belli bir salata geldi. Şehirde bir restorana gittim en sonunda, önceden gidip beğenmiştim, parasını ödeyip karnımı doyurdum. Yeniden fark ettim ki, şehirlerde yemek genelde parayla elde edilip sıkıca tutulan, paylaşılmayan bir mal haline geliyor.

Ertesi gün şehrin bir saat dışında bir ekolojik çiftliğe gittiğimde o günlerde karşılaştığım en fakir insanlar ile tanıştım ve daha vardığımın onuncu dakikasında karnım en güzel yemeklerle doymuş, bez çantam tarladan taze sökülmüş havuçlarla dolmuştu. En fakirin, en çok ve fiziksel çalışanın, doğaya en yakın olanın verecek çok şeyi, sunacakları ve bereketi var. “Alma” odaklı yaşam insanlığı doyurmadı, kendi sonuna doğru sürüklüyor, “sunma”, “paylaşma”, “verme” kültürü ise bizi ihya etmek için kapımızı çalıyor.

28 Eylül 2006