“Hem adil; hem organik” (EKOIQ dergisi)

Bundan 10-15 yıl önce organik üretim nedir diye sorulsa neredeyse hiçbirimizin bir yanıtı yoktu.

Organik üretim yapanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. İç pazar sıfırdı. Sonra “Buğday” ortaya çıktı. Önce bir çevreydi; sonra dergi oldu; en sonunda da dernekleşti ve bir organik üretim ve tüketim hareketine dönüştü.

Buğday’ın başından beri içinde olan Victor Ananias, EKOIQ’ya bu büyük dönüşümün hikâyesini anlattı. Organik üretimin sıfırdan nasıl kocaman bir ekonomik harekete dönüştüğünü; birbiri ardına açılan organik halk pazarlarını; 15 bine ulaşan ekolojik tarım üreticilerinin ve dünyadaki “adil ve organik ticaretin” gelişimini aktaran Ananias, “Artık bu işten para da kazanılacak” diyor.

Önümüzdeki sayılarımızda da organik üretim ve tüketimde gerçekleşen inanılmaz gelişmenin ipuçlarını, aktörlerini ve geleceğini ele almaya devam edeceğiz. Şimdi söz Victor Ananias’da…

Ekolojik ve Ekonomik Dönüşüm Yaşanıyor

Şu anda Türkiye’de ekolojik tarım alanında büyük bir dönüşüm gerçekleşiyor. Ancak yakın bir zamana kadar ekolojik tarım standardı Türkiye’nin birçok bölgesinde zaten devam ediyordu. Burada kastettiğim sertifikalı organik üretim değil. Bahsettiğimiz bu üretim birimleri, özel olarak orman köylüleri veya kendisi için tarım yapan küçük birimler, çok yakın bir zamana kadar ekolojik üretim standartlarına yakın bir tarzda üretim yapmaya devam ettiler. Bunu önemle vurgulamamızın nedeni, bunların aslında, Türkiye’deküçük üretici profili olarak ihtiyacımız olan ve iç pazarı besleyecek organik üreticiler olmaları. Bu köylülerin örgütlenmeye, desteklenmeye ve üçüncü olarak da lojistik yardıma ihtiyaçları var. Küçük topraklara veya toplama alanlarına sahip olmaları onların en büyük avantajları. Ayrıca işlerine çok hakimler; organik üretimi çok iyi biliyorlar. Tecrübeleri çok fazla; o yüzden eğitime de ihtiyaçları yok. İkincisi ürettikleri veya topladıkları ürünleri son derece iyi biliyorlar; dolayısıyla karşılarına çıkan sorunları çok kolay bir şekilde çözüyorlar. Hiçbir ek finansmana ihtiyaç duymadan, sadece bir miktar üretimlerini artırarak organik üretime geçmeleri ve iç pazara girmeleri mümkün.

Organik Üretim Kırsal Kalkınmanın Parçasıdır

Organik ziraata geçişte en büyük sorunlardan biri sertifikasyon. Onu da grup sertifikasyonuyla, bölgesel olarak, havza bazında başvurularla çözebilecekler. Ayrıca sertifikasyon giderleri her zaman biraz abartılır ama aslında hiçbir zaman sertifika fiyatı, son ürünün fiyatının yüzde birini bile bulmaz. Bir de bunu kalem alırken de, araba alırken de güvenlik için de zaten ödüyorsunuz. Peki neden gıda gibi hayati bir konuda öderken sıkıntı duyasınız ki!

Ekolojik olarak üreten ama çeşitli nedenlerle sayıları giderek azalan bu insanların bu sürece adapte olması, aslında Türkiye’nin zaten ihtiyacı olan kırsal kalkınma programının önemli bir parçası olmalıdır ve zaten şu anda fiilen bu gerçekleşmektedir.

Organik Tarım Çevreyi de Korur

İşin bir başka yönü daha var. Organik ziraat yapan insanlar sadece gıda üretimi yapmıyorlar, ayrıca doğa koruma hizmeti de yapıyorlar. Su havzalarının ve tarım alanlarının korunmasında çok önemli rolleri var köylülerin.

Avrupa Birliği bu konuda çeşitli destek uygulamaları başlattı. Türkiye’de Çevre Amaçlı Tarımsal Arazilerin Korunması (ÇATAK) Programı kapsamında tarımsal üretim yaparken çevreye özen gösteren, koruyan köylüye destek sağlıyor. Üç yıldır Doğa Dostu Tarım projesi kapsamında seçilmiş bölgelerde doğa koruma yapan köylüye dönüm başına ekstra teşvik sağlanıyor.

Türkiye’de kanun ve yönetmeliklerimizin tamamen Avrupa Birliği standartlarında olduğunu söyleyebilirim. Bu konuda hiçbir sıkıntımız yok. Mevzuatın uygulanmasında ufak tefek sıkıntılar olması da gayet doğal.

Türkiye’de 15 Bin Kişi Organik Tarım Yapıyor

Bakanlığın resmi rakamlarına göre organik tarımla uğraşan kişilerin sayısı 12-16 bin arasında değişiyor. Ancak Türkiye’de ekolojik sertifikalı üretim yapan üretici sayısının 15 bin civarında olduğunu söyleyebiliriz. Bu rakam küçük gibi görünebilir ama 10 yıl önce bu sayı neredeyse sıfırdı. İç pazar diye bir şey yoktu.

Maalesef şu anda iç pazarın hacmi konusunda hiçbir sağlıklı bilgi yok. Bu konuda sertifikasyon firmalarında bilgiler var ancak bunları toplayan, derleyen, veri tabanına giren kimse yok. Bunu Bakanlığın yapması gerekiyor ama şimdilik bu tür bir çalışma yapılmadı. Bu konudaki bir başka sıkıntı da şu: Siz diyelim ki ekolojik süt üretiminde kullanılmak üzere, hayvan yemi olarak çok büyük bir alanda yonca, fiğ vesaire ekiyorsunuz. Bu da ekolojik üretime giriyor ama sonuç olarak pazara çıkardığınız organik ürün süt ve süt ürünleri. Dolayısıyla böyle de bir karışıklık var rakamlarda. Bu konuda Bakanlığa çeşitli önerilerimiz var. 2010’un sonunda çok daha sağlıklı bilgiler alabileceğiz bu konuda.

Organik İç Pazarımız Doğu Avrupa Ülkelerini Geçti

Ekolojik üretim alanında bütün dünya ülkelerini takip etmeye çalıştığımız için şunu çok net söyleyebiliriz: Şu anda Türkiye’deki ekolojik ürün iç pazarı, bütün Doğu Avrupa ülkelerinden daha yüksek. Ayrıca Batı Avrupa ülkelerini de dahil ettiğimizde, kendi üretimini tüketen ilk üç ülkeden biri. Hemen hiç organik ürün ithal etmiyor. Hâlbuki İngiltere, Almanya ve İsviçre gibi büyük organik iç pazarlar, toplam tüketimlerinin neredeyse yüzde 80’ini ithal ediyor. Türkiye çok küçük bir miktarda ithalat yapıyor, ona da karşı değiliz. Kaliteli yetiştirilemeyen bazı ürünler olabilir; bu gayet doğal. Ancak bu konuda yerel üretim son derece önemli çünkü çevre açısından üretilenlerin en yakın bölgede tüketilmesi gerekiyor ki; ulaşım kaynaklı karbondioksit emisyonuna neden olunmasın. Karbon ayakizini düşürmek önemli. Bu yüzden ekolojik ürünlerde, özellikle kıtalararası ticaret pek tavsiye edilmeyen bir yaklaşımdır.

Türkiye’nin Slow Food Hareketi: Esnaf Lokantaları

Türkiye’nin pazar gelişimlerinde de çok önemli bir avantajı var. Bu alandaki zenginliğini çok daha artırabilecek durumda. Özellikle damak tadı anlamında bizim İtalyanlardan pek bir farkımız yok. Geleneksel ağız tat ve lezzetlerimiz hâlâ duruyor. İtalya’daki Slow Food hareketini düşünün; bizde esnaf lokantalarıyla görünmeyen bir Slow Food hareketi zaten vardır. Biz hâlâ ağız tadı olan bir ülkeyiz.

Almanya veya benzer bir ülkeye gittiğimizde ne yiyeceğimizi şaşırırız; bir türlü kendi damak tadımıza uygun yemekler bulamayız. Her ne kadar bu alışkanlıklarımız yavaş yavaş bozulsa, endüstriyel tatlar hakimiyet kazanmaya başlasa da, şu andaki nesil hâlâ bu lezzet bilincini tamamen kaybetmiş durumda değil. Dolayısıyla hâlâ böyle bir şansımız var.

Ekolojik Pazarlar Çok Önemli

Geleneksel olarak zaten kırsalda çok kolay ürettiğimiz, tadını bildiğimiz ve onayladığımız lezzetleri, organik pazarlar yoluyla tüketiciye sunmamız mümkün. İç pazarların gelişiminde organik pazarlar gerçekten çok büyük bir rol oynuyor. Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Polonya’nın gelişimlerini takip ediyoruz. Buralarda maalesef tıpkı Almanya gibi ithal organik ürünlerle dolu dükkânlar açılıyor. Çoğunda halk pazarı yok veya bizimkilerle kıyaslanmayacak kadar küçük.

Pasta Pişmeden Paylaşılmaz

1999’da ilk defa Bafa Gölü’nde, organik ürünler için sağlıklı bir iç pazar geliştirilmesine yönelik bir kongre düzenlemiştik. Burada ilk defa, Bakanlık, sivil girişimciler ve şu andaki Organik Pazarlar Komitesi’ndeki üreticiler bir araya gelmişti. Orada ekolojik ürünün iç pazarının oluşabileceğine karar vermiştik. İç pazar birçok insan için önemli bir fırsat ama bu fırsatın oluşması için ilkönce o yeni pazarın rekabet altyapısının ve belirli koşulların oluşması gerekiyor. Rekabetten önce işbirliği oluşacak; belirli bir pasta ortaya çıkacak. Pastayı pişirmeden paylaşmak anlamsız. Kimseye bir yararı yok. Hiçbir finansal altyapısı olmamasına,elinde hiçbir ticari gücü bulunmamasına karşın Buğday Derneği bu sürecin en güçlü aktörü oldu. Tamamen gönüllülük esasına dayalı sivil bir örgütlülük üzerinden bunu gerçekleştirdi. En küçükten en büyüğe üreticilerin tümünün temsilcileri bu yapının içinde. Zaten bütün kararlar, bu insanlarla beraber alındı; belediyelerle beraber görüşüldü; halk pazarlarının standartları belirlendi. Ve aslında bütün diğer kuruluşlara da örnek oldu.

İnsanlar Artık Para Kazanmaya Başlayacaklar

Her işin bir yatırım dönemi var. Ekolojik üretim ve bu ürünlerin pazarlaması anlamında bu yatırım sürecinin sonuna gelmiş durumdayız. İşini doğru olarak yapan insanların buradanpara kazanmaya başladığı bir dönemdeyiz artık. İşin ilginç tarafı bu işe büyük sermaye koyarak girenler bu işten zarar ettiler. Bazılarının kuruluş danışmanlığını de ben yapmıştım. Mesela Türkiye’de organik ürün satmakla özelleşmiş dükkânlar şu ana kadar başarılı olamadı. Almanya ve İsviçre gibi gelişkin örneklere baktığımızda bunun nedenini görüyoruz: Buralarda bu tür özelleşmiş mağazalar çok sonra kuruldu. Bunun nedeni de güvendir. Ekolojik gıda üretimi ve satımı, güvene dayalı bir iştir. Ayrıca bir dükkânı hafta boyu açık tutmak için büyük bir sirkülasyon gerekir. Bu nedenle pazarın iyice oturması gerekir. Mesela şu anda bu tür özelleşmiş dükkânlar ucu ucuna gelmeye, kendi kendini döndürmeye başladı. O da ekolojik pazarlar sayesinde oldu. Pazarları ilk kurarken, dükkânlardan tepki aldık: Satışımızı iyice azaltacaksınız diye. Ama tam tersi oldu. Şimdi bize teşekkür ediyorlar.

Organik Gıda Anlatılmaz; Tadılır

Tüketiciye ekolojik gıdaları teorik olarak anlatamazsınız. Onu tatmalı, almalı, görmeli evine götürmeli. Kesesini ona göre ayarlamayı öğrenmeli. Bir de taze meyve ve sebze bu topraklardaki insanlar için çok önemli. Onun dağıtım ve satımını çözmeden bu işi halledemeyeceğimizi anladık beş altı sene önce. Kuru gıdalarla olmaz bu iş. Onda ilaç olup almadığını düşünmüyor bile insanlar. Ama toplum halk pazarlarında bütün gıdaların ekolojik olarak üretilebileceğini görünce bu işe olan inancı arttı. Dükkânda üreticiyi görmüyor ama pazara gelince üreticiyle tanışıyor, konuşuyor. Bizim pazarlarımızda satıcıların yüzde 60-70’i üreticidir. Sorularını sorabiliyor; isterse gidiyor çiftliklerini ziyaret ediyor ve organik gıdalara olan güveni artıyor.

Ekolojik Ürüne Talep Tüm Dünyada Artıyor

Bu alanda dünyada da çok büyük bir hareket var. Ben dün Nürnberg’deki BIOFACH Fuarı’ndan geldim. Bu yıl 22.’si düzenlenen ve kurulduğu andan itibaren dünyanın en büyük ekolojik ürün fuarı olan BIOFACH, aslında Almanya pazarı için düşünülmüş ama her yıl, dünyanın dört bir yanından 4 binin üzerinde firmanın standı kuruluyor. 45 bin civarında da ziyaretçisi var. Ekonomik krize rağmen katılımcısı ve ziyaretçisi düşmeyen; hatta artan nadir fuarlardan biri.

Tüm dünyadan üreticilerin yer aldığı bu fuarda şunları gördük: Ekolojik ürün talebi hızla artıyor. Bir başka ilginç gelişme de, artık ekoloji sertifikalarının ötesinde bir arayışın başlaması: O ürünü üreten kişinin hayatı ile ilgilenmeye yönelik bir duyarlılık boy vermeye başlıyor. Gerek iklim değişikliği, gerek Afrika kıtasındaki açlık sorunu, gerek çeşitli yerlerde yaşanan toplumsal çözülmeler böyle bir duyarlılığın oluşmasına yol açıyor ve işin toplamında, bütün gelişmiş ülkelerde “Adil Ticaret” diye bir kavram ortaya çıkıyor. Ve enteresan bir şekilde her yer bu fikirden etkileniyor: Afrika’daki üreticiler de bundan etkileniyorlar ve Doğu Avrupa ülkelerinden daha hızlı bir şekilde kendi iç pazarlarını oluşturuyorlar.

Artık Organik Olması Yetmiyor; Adil de Olmalı

Kafalarımızda şöyle ezberler vardır: Bir ülke önce zengin olur; sonra ekolojik ürüne rağbet artar. Hiç öyle olmuyor. Bizden çok daha az ekonomik gelişmişliğe sahip birçok ülke çok hızlı bir biçimde organik iç pazarını oluşturuyor. Mesela Bolivya veya küçük ada ülkeleri, iklim değişikliği sorunu nedeniyle bir tercih olarak ekolojik tarım ilkelerini benimsiyorlar. Gelişmiş ülkelerden bahsetmiyorum bile. Amerika, Kanada, Fransa, Kuzey ülkeleri, Almanya ve Fransa’nın ekolojik pazarları alıp başını gitmiş durumda. Burada işin sosyalsorumluluk tarafı daha ağır basıyor diyebilirim. Bu yüzden BIOFACH, bu seneki fuarın ana temasını şöyle belirledi: Fair and Organic. Yani “Adil ve Organik”. Fuarda dünyanın dört bir yanından gelişen katılımcılar onlarca oturumda bir araya geliyorlar. Bu toplantı ları izleyince dünyada organik üretim alanında ne olduğunu, bütün bir ilişkiler ağını çok iyi görüyorsunuz ve bu sürecin nabzını tutabiliyorsunuz. Bu sene oradaki bütün konuşmalarda ortak söylem ve anlamlı gelişme şuydu: “No more business as usual.” Yani “Artık işler eskisi gibi gitmeyecek.” Bazısı ilk önce kalbini değiştiriyor; bazısı ise elbisesini ama fark etmiyor; içeriden veya dışarıdan olmasıönemli değil; böyle bir değişim söz konusu. İster gönüllü olarak yap, ister iktisadi kaygıyla, sular insanları oraya götürüyor. Ama tabii sadece iktisadi kaygıyla bu işlerin çok iyi yürüyeceğini de sanmıyorum.

Röportaj: Barış DOĞRU / Fotoğraflar: Artür BÜYÜKTAŞÇIYAN

(ECOIQ Dergisi, Mart 2010)